Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Zıll-i Nefis ve Gölge Arketipi Kuramı

Gölge denilince, akla farklı tasavvurlar gelmektedir. Mesela “arşın gölgesindeki genç” dediğimiz vakit; gençliğinde günahlardan beri durmuş, kıyamet gününün kavurucu azabından gölgeye sığınmış genç akla gelmektedir. Veya aklımıza; hakikatin, mağaranın içindeki gölge oyunları değil, mağaranın dışındaki gerçek yaşam olduğunu savunan Platon’un mağara alegorisi gelmektedir.

Bu tasavvurlardan farklı olarak gölgenin, psikolojide de önemli bir husus olduğunu ve benliği anlamada ilk merhalede yer aldığını vurgulamak gerekir. Ünlü psikolog Carl Gustav Jung’un “gölge arketipi” adını verdiği psikolojik kuram, benlik meselesi üzerine geliştirilmiş görüşlerden biridir ve temeli tasavvufa dayanmaktadır. Unutmamak gerekir ki, Jung’un “arketip” kavramı, çok daha geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu meseleyi ele almamızın nedeni günümüzde pek çok insanın bilinçdışında bastırdığı karanlık yönlerin (gölge arketipi) gerçeğinden bihaber olması ve nefsini hesaba çekmemesidir. Öncelikle konuyu tastamam sunabilmek için, gölge arketipi kuramının ne olduğunu açıklamak elzemdir.

Gölge arketipi, bir ferdin bilinçdışı aleminde kabuk bağlamış, bastırılmış ve inkâr edilmiş yönlerinin yer aldığı şuurun “gölge” kısmı olarak tasnif edilmiştir. Genellikle zapt edilmesi meşakkatli olan hırs, öfke ve bencillik gibi olumsuz duygular bu gölge kısmında yer alır. Jung’a göre sadece olumsuz duygular değil; cesaret ve özgün düşünme gibi olumlu potansiyel duygular da gölge bünyesinde yer alır. Fakat bu duyguların bastırılması ve inkâr edilmesinin benliği pasifize ettiğini açıklamıştır. Bu duygusal unsurları yok saymak, insanın deruni âleminde birikmesine ve menfi etkilerine sebep olmaktadır. Dolayısıyla bir insanın kendi gerçekliğiyle yüzleşememesi, ruhi bir onarıma ihtiyaç olan gölgesini görmezden gelmesi, kendini tanıma yolculuğunda ilk ve en büyük engeldir.

Bu gerçeği görmezden gelen bireyler, kabullenemedikleri gölge yönleriyle baş etmek yerine çoğu zaman suçu başkalarına yüklerler; bu yüzden de başkalarıyla çatışarak ruhsal dengelerini boş yere korumaya çalışırlar. Kaçmak bir tercih olarak görülmemelidir; benliğimizle sulh yaparak ve ilahi hakikatin himayesini talep ederek ruhsal bir gelişime adım atmaya cesaret edebiliriz. Böylece insan, ilahi hakikatin himayesi ve gölgesinde kendi gölge yönlerini terbiye ederek, mü’minlik makamına ulaşır. Gölge mefhumunun ilahi hakikat ve insan bağlantısına dair Fuzuli şu dizeleri dile getirmiştir:

“Saye-veş çoktan Fuzuli hak-i kuyun yastadır. Ol ümid ile ki bir gün ola pamalin senin”

(Zavallı Fuzuli, bir gün gelir de sevgilinin ayağının altına serilirim diye, hayli zamandır senin semtinin toprağı gölge gibi uzanmış kalmıştır.) 

Fuzuli, kendini gölge gibi silik, dermana muhtaç ve arafta bekleyen biri olarak dile getirmiştir. Ayrıca semtinin toprağında gölge gibi uzanıp beklemesi ise zillet için değil; bir gün derdine derman olacak sevgiliyi beklediğinin haykırışıdır. Böylece Fuzuli, gölgeyle özdeşleşerek teslimiyeti ve mütevazılığı benlik potasında eritmiştir. Bu durum Jung’un, “nev-i şahsına münhasır insan modelinin” ilk merhalesi olan “gölgeyle yüzleşmek”, terbiye metoduna bir işarettir. Nefsin (ego) terbiye edilmesi ancak kendimizi (gölge yanlarımızı) ve ilahi kudreti bilmekten geçer. İnsana şah damarından daha yakın olan Yaradan, el-Alim sıfatıyla bizlere hakikat ve benlik gerçeğini talim ettirmektedir.

Gölgeyle yüzleşmek ve onunla barışmak, varoluşsal bir mecburiyettir. Dolayısıyla insanın, makbul bir toplumun inşası için, öncelikle kendi benliğini kabullenme ve ilahi hakikatin dest-i kudretiyle ümitvar olmayı şiar edinmesi gerekir.

Sayı: Sayı 14

Kategori: Deneme

Yazar: Hikmet Şeyhanlıoğlu