Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

 Zamanın Şahidi

 

Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır.” 

Hermann Hesse, Ağaçlar

Lise yıllarımda, sonbahar aylarında okuldan eve dönerken sokak aralarından yaprak toplardım. Genelde çınar yapraklarıydı çoğunluğu oluşturan fakat bununla birlikte akçaağaç, meşe, kayın ağaçlarının yaprakları ince, zarif ve girintili çıkıntılı şekli üzerinde damarı andıran çizgileriyle ellerimin dolu dolu gelmesine sebep olanlardı. Sonbaharı ve ardından gelen baharı, yani demem o ki ölümü ve hayatı anlamaya çalıştığım yıllardı. Şimdi üzerinden yıllar geçti ve ben ölümü ve yaşamı; hatta yaşamayı anlamak için hâlâ yapraklara, göğe, insana, arıya, güneşin kızıllığının kayboluşuna ve insanların peyderpey yok oluşuna bakıyorum. Üzerindeki çizgilerin; yılların emeği, derdi, yüküyle ellerinde ve yüzlerinde derin çizgilerin var olduğu büyüklerin hayat öyküsüne benzediğini, renklerinin soluklaşıp ölümle konuştuğunu, kulak verene ölümü anlattığını, geldiğimiz yere dönmenin ne demek olduğunu ve filizlenip açmakla yere düşüp toprak olmanın bir lahza sürdüğünü ben yapraklardan öğrendim. 

Birçok şeyi, birçok yerde görüyor; birçok hâli, birçoğu ile teneffüs ediyor, öğreniyoruz. Büyüyoruz. “Belleğimizde sadece hatırlamaya değer olanlar kalır,” der Hermann Hesse. Bizler de büyüdükçe hafızamızda yer etmiş güçlü anılara zihnimizde ev sahipliği yapıyoruz, daha güçlü olanlara da kalbimizde. Yapraklar da ağacın hafızasını oluşturuyor. Yeşerenler, büyüyenler, dal budak salanlar ve solanlarla ağaç etrafı gözlüyor. Ağaç ölümle tanışmış yaprakları toprağa uğurlarken yeni başlayacak olanlara da kollarında yer açıyor. Güneşi görüp mutlulukla gülümseyecek, apaçık renkleri büyüdükçe olgun bir yeşile dönecek yapraklar, ağacın ev sahipliğinde hayata başlıyor. Ve biz insanlar, baharın gelişiyle sevinmelerimizi, sevmelerimizi, başlangıçlarımızı, umudumuzu, bekleyişlerimizi, kavuşmalarımızı, başarmayı ve yaşamayı hatırlıyoruz. Uzun, derin bir uykudan uyanış gibi; kirli, ağır bir yorganı üzerimizden sıyırmış gibi, kasvetli bulutların rahmet bulutlarıyla yer değiştirişi ve gümrah bir yağmuru buyur edişi gibi yaşamayı öğreniyoruz. Aklımızın derinliklerinde yazılı olanlar ile kalbimizin derinliklerinde kazılı olanları, istek ve arzularımızı yeni baştan çiziyoruz. İsteklerimize ve hayallerimize ulaşmaya kalbimizdekilerin yardımıyla gidiyoruz. Bir toprağın ev sahipliği yaptığı ağaç ve bir ağacın ev sahipliği yaptığı yapraklar arayışımıza delil ve derman oluyor. Gölgesinde dinlendiğimiz ağaç, hafızasında bize de yer açıyor. Kalbimizin atışı, düşüncelerimizin hızı, kanımızın akışı ile ağacın köklerinden yapraklarına dek ulaşan suyu ve onu hayata bağlayan toprağı insan ile ağaç arasında gizli bir ahitleşmeye benziyor. Birbirine benzemenin ve topraktan gelmenin, yaratılışın başından bu yana devam eden ahengini gözler önüne seriyorlar beraber. Fakat insan bir noktada ayrılıyor bu benzerlikten. İnsan, bulunduğu yere kök salmada böylesi mahir değildir. İnsanın özünde bir arayış, ev özlemi ve hasretlik var. Yüreğimize sertçe oturan bir hasret var, yumuşak dillerle anlaşılmasına ihtiyaç duyduğumuz. Yaşam başlı başına acı çekmek değilse de, yaşamak boylu boyunca yara almaktır sözünü hatırlatıyor anlaşılma arzusu. “Yaşamak yaralanmaktır,” der, Cemil Meriç ve “Yaralanmak da güzel.” diye ekler. Ve insana evsiz olduğunu hissetmek yara olarak yeter.

Her şey un ufak olup, kâinatın miadı dolduğunda bizler bu defa yaşanmışlıklarımızı sunmak için yola çıkacağız. Ellerimizdeki defter, mürekkebi terimiz, tenimiz… Güneş dürülmüş, yazılanlar kurumuş, mürekkep bitmiş hâlde anlayacağız zaman ne demek, mekânın sahibi kim, biz buraya neden geldik, yaşanan onca şeyin girintisi neden çıkıntısı niçin. İnsan olmaya duyarlı ruhlarımızla eve varmış hissedecek miyiz? İnsan olmaya meyyal ruhlar telaşlardan ve belirsizliğin gergefinden hürleşecek mi?

Yorgunluklardan ve yığınlardan sıyrılabilecek miyiz?

Mutlulukla kahkaha attığımız günler, huzurlu hissettiğimiz yerler, yaptığımız iyilikler, iyilik yaptığımız zannıyla girdiğimiz telâşeler, kabarttığımız benliğimiz, unutmanın en büyük günah olduğunu anlayan idrakimiz, sevmenin eli bıçaklığı esrikliği ve ihtiyacımız olan aklı akılsızlığa kurban vermemiz. Sorularımızın cevabını yaşarken doldurduğumuz boşluklardan çekip çıkaracağız. Kâinatta olup biten ne varsa toz bulutu olduğunda bizim zerrelerimiz yeniden birleşecek. Bu defa olup bitenler mühürlenmiş kitaptan çıkarılıp gösterilecek. Zamanın hızlı geçtiği düşüncesine şu an sahibiz. O zaman, zamanın yokluğuna şahitlik edeceğiz. Zamanın zor geçtiği günleri orada bir lahza olarak anacağız. Ve bu lahzaların toplamına ömür diyeceğiz. Ömür olarak bize verilen ve kalem elimizde yazılması istenen şey ile geçen zamanda yazıverdiklerimiz sanki dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibi hissettirecek. Dönen âlemin döngüsü başladığı yerde tamam olduğunda, varlık yokluk; yokluk varlık olduğunda yaşamanın haysiyetine talip olmak için geç olacak. Defter mühürlenmeden evvelki zamana dek edilen taleplerle taraflar belirlenecek. Taraflar…

Hakikati kendinden olan ve aslı üzerine sarılı olanın öğrettiklerine bakıldığında 

Hayata yeni baştan başlandığında

Öncesinde ve sonrasında

Zamanın efendisinin

Ve zamanı delip geçenlerin kıymeti bilindiğinde

Yol aşıldığında

Ve insan yeni baştan insan olduğunda

Öncesinde ve sonrasında

Bütün zamanların nihayetinde

Güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde

Divan kurulduğunda

Ölmek ve yaşamak eşitlendiğinde

Göğün görkemi ve kâinatın azameti bilindiğinde

Düşen yaprağın anlatacakları bitmiş

Sürgün veren yaprağın hikâyesi başlamış olacak.

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Deneme

Yazar: Dilara Barut