Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Yitik Zamanın Eşiğinde

Kasaba, kışın ortasında tuhaf bir sessizliğe gömülmüştü. Dar sokakların kenarına dizilmiş apartmanların balkonlarından asılı çamaşırlar, rüzgârda savrulurken bile ruhsuz görünüyordu. Çocukların sokakta koşuşturduğu eski günlerden eser yoktu artık; her köşe başında plastik bardaklarda içilen kahveler, yüksek sesli şarkılar ve birbirine yabancı yüzler vardı. Yusuf, işten eve dönerken bu manzaraya bakıyor, içine çöken sıkıntıyı tarif edemiyordu. Onca insan arasında kendisini bir misafir gibi hissediyordu. İçinde büyüyen boşluğu yalnızca geçmişten kalan hatıralar dolduruyordu; babaannesinin soba başında anlattığı menkıbeler, cami avlularında duyduğu çocuk kahkahaları, eski taş medreselerin gölgesinde hissettiği serinlik… Hepsi uzak, neredeyse unutulmuş bir masal gibiydi. Bir akşam, gün batımında kasabanın kalabalığından kaçarak dışarı doğru yürüdü. Yol, yokuş aşağı kıvrılarak kasabanın dışında kalan eski mezarlığa varıyordu. Kapısı pas tutmuş, taş duvarları yosunla kaplanmış bu yer, yıllardır kimsenin uğramadığı bir mekân gibiydi. İçeri adım attığında, rüzgârın uğultusu kulaklarında yankılandı. Mezarlık, sanki yüzyıllardır orada duran suskun bir şahit gibiydi. Taşların arasında dolaşırken, kendi içindeki sessizliğe gömüldü. 

Bir mezar taşının üzerinde, eski yazıyla kazınmış şu cümleyi fark etti:

−Bu dünya bir gölgedir; gölgeyi tutmaya çalışan elini boş bulur.

Yusuf’un gözleri doldu. Çünkü o, gölgeyi tutmaya çalışanlardan biriydi. Hayatının hızla kayıp gidişini seyretmek, ruhunu gürültüden koruyamamak, onu derin bir yalnızlığa itiyordu.

Tam o sırada, baston sesi duydu. Kuru yaprakların arasında ağır ağır yaklaşan yaşlı bir adam belirdi. Üzerinde yıpranmış bir palto, başında eski bir takke vardı. Adımlarını yere değil de zamana basar gibiydi. Yusuf, bu yabancıyı görünce irkildi ama adamın bakışları öyle sakindi ki, korkmak yerine huzur hissetti. İhtiyar, yanına yaklaşarak selam verdi ve onun oturduğu taşın yanına ilişti. Bir süre konuşmadılar. Sessizlik, kelimelerden daha gürültülüydü. Sonunda yaşlı adam, gözlerini ufka dikerek konuştu:

−Evlat, kalabalıkta kaybolmaktan şikâyetçisin. Ama unutma, insan en çok kendi içinde kaybolur.

Yusuf, başını önüne eğdi. Çocukluğundan beri biriktirdiği bütün sorular, sanki bu sözün içinde yankı buldu. Adam devam etti: 

−Aradığın şey kalabalıkta değil. Ne sokaklarda ne de çarşının gürültüsünde… Senin aradığın, unutulmuş bir kapının ardında. O kapıyı açacak anahtar, içindedir.

Yusuf, boğazına düğümlenen sözlerle güçlükle fısıldadı:

−Ben… bir derviş arıyordum.

Yaşlı adam tebessüm etti.

−Bir dervişi bulmak kolaydır. Asıl mesele, onun sözlerini taşıyacak bir kalp bulabilmektir. Derviş, senin arayışının içinde zaten var. 

Güneş batarken, Yusuf’un içini ısıtan bir sükûnet çöktü. O ana kadar içinde taşıdığı boşluk, yerini derin bir huzura bırakmıştı. Adamın kim olduğunu, nereden geldiğini hiç sormadı. Çünkü biliyordu; bazı soruların cevabı yoktur, sadece işaretleri vardır. Kasabaya geri döndüğünde sokaklar yine gürültülüydü; kahkahalar yine boş, müzikler yine anlamsızdı. Ama Yusuf’un gözünde her şey farklıydı. Artık o kalabalığın ortasında bile yalnız değildi. Çünkü içindeki kapının anahtarını bulmuştu.

O akşam eve gittiğinde, kitaplığın arasında babaannesinden kalma eski bir kitap buldu. Kapak eskimiş, sayfaları sararmıştı; ama Yusuf’un ellerinde sanki sıcacık bir nefes taşıyordu. İlk satırda şu cümle yazılıydı:

−Yol, yolcunun ayağında değil; kalbindedir.

O an, yıllardır kaybettiğini sandığı bütün sesler, kokular ve hatıralar birer birer dönüp geldi; sobanın başındaki menkıbeler, cami avlusundaki kahkahalar, babaannesinin yüzündeki huzur… Hepsi yeniden canlanmıştı. Aslında hiçbirini kaybetmemiş; onları sadece gürültünün ve kalabalığın ardına saklamıştı. Şimdi o perde aralanmış, Yusuf kendi özüne açılan bir yol bulmuştu. Kitabı kapatıp pencereye yöneldi. Sokak yine aynıydı; gürültü, telaş, savrulan kalabalık… Ama Yusuf’un içi ilk kez bu kadar sakindi. Çünkü artık biliyordu: Yol, dışarıda değil, kalbindeydi.

Ve belki de yıllardır aradığı derviş, tam da o anda kendi içinde ayağa kalkmıştı.

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Ebru Şahin