Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Yıkık Roma

Yağmurlu bir Haliç gününde dalları tamamen yerde, U şekli çizmiş uzun ve tek parça bir dalın altında “Büyük Kiliselerin Typikon” kitabını okuyordum. Bu kitap hem Ayasofya hem de diğer kiliselerdeki anma mekânlarının ayrıntılarını anlatan ve eğer yortular daha uzak mekânlara götürmeye izin verirse, Ayasofya rahiplerinin izlediği yollardaki tören mekânları hakkında da bilgi verirdi. Doğu Ortodoks’a ait ayinlerimizin, kutsal günlerimizin yaşam ve alışkanlarını hep bu andıçlardan öğrendim. Üstelik havanın yağmurlu oluşuna aldırmadan, en ufak bir tereddüt bile duymadan yere oturdum. Sonunda, tabiri caiz ise donuma kadar da ıslandım. Bütün okuma keyfimin içinde istavroz çeke çeke koşan domuz suratlı rahibimizi gördüm. Şehirde bunun gibi sakalı göbeğinde domuzdan çok vardı. Bizans’ın ve şehrin geleceğine dair her birinin söyleyeceği yalanlar vardı. Bizimki ise bütün hayatını gördüğü rüyaları anlamlandırma üzerine kurup halka kendini kâhin diye yutturmayı başarmıştı.

O sıralar kentimizin sembolü Constantinus’un en gözde ilk yapısını seçmiştik. Biri Ayasofya Kilisesi, diğeri kentin surları. Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın başlangıcında artık pagan tapınaklarımız, hamamlarımız ve tiyatrolarımız yoktu. Havarilerin kentini derinlemesine bilen Latin hacılar Boğaz’da yürürken Yeni Kudüs’ü ziyaret etmiş gibi olur, kendini evinde hissederdi. Konstantinopol ne büyük felaketler atlatıp durmuştu. Ölülerimiz ise kent surlarının içinde toprağa verilmiş vaziyette idi. Şehri yerle bir eden depremler, 465 yangını, Avar ve Arap saldırıları, avanta lavanta işlerle Birinci Nikephoros, Bulgarlara yenilmişti. İstikrardan çok kargaşa vardı anasını sattığımın şehrinde. Nüfus ciddi şekilde azalma gösterince kentteki inşaat faaliyetleri gözle görülür derecede azalmıştı. Peşi sıra gelen belalar arda arda yaşanmaya devam ederken domuz suratlı rahibimiz bu güzide şehrin Bizanslıların elinden asla alınamayacağını, şehri fethetmeye teşebbüs edenlerin avuçlarını yalayacaklarını söylüyordu. Neymiş? Rüyasında görmüş müş… Zırvadan konuşmalar işte.

 

Bana öyle geliyor ki; Türklerin surların dışında kapıyı çalmaları yakındır.

 

Senin uğursuz ağzın ne biçim konuşuyor, diye bağırdı rahip

 

Kenar mahalle dilberi! Sanki ben mi diyorum, Türkler girsin diye?

 

Senin bu cümlelerin Ayasofya’nın duvarlarını çatlatır.

Rahip yalanlarla yaşayadursun, ben Türk Fethi yaklaşırken kentteki su rezervlerinin tarihin en düşük seviyesine ulaşmasını keyifle seyrediyordum. Keyifle, çünkü sesli söyleyecek olsam Ayasofya’nın taşları dile gelecek; yaklaşan Türk Fethi ben de heyecan uyandırıyordu. Tanrı bu şehrin insanlarına belaları yağdırdıkça yağdırmaya devam ederken Konstantinopol’ü ayakta tutan sistem bir bir yok oluyordu. Savaş ve toprak kayıpları, veba salgını, en büyük tahıl ambarı olan Mısır’ın kaybı ve daha neler neler… Kendi kuyruğundan korkan Bizans, Arap tehdidinden dolayı deniz kuvvetlerine kurdurduğu limanları da bir süredir kullanım dışı bırakmıştı. Biz Haliç’in zengin sayılabilecek kısmında yaşıyorduk. Lamia Fırını saraya uzak bir yerdeydi. İmparatoriçe Eirene’nin fırınlarında pişen ekmeğe özel bir isim verilirdi; ne deniyordu hatırlamıyorum şimdi. Konstantinapol meydanlarda çok isyanlar gördü, kim bilir kaçıncı isyanın bastırılmasından sonra ortaya çıkmıştı bu ekmek adı. Yaşarken hayırsızın önde gideni olan Romanos vasiyetinde mezarımda günde 30.000 somun ekmek dağıtımını hayal ediyorum diye zırvadan bir şeyler uydurmuştu. Zaman, mekânları değiştirdikçe benim de rutinlerim değişti. Artık domuz ve Paskalya kuzusu almaya Tauros’a gidiyorum. Bu pazarda hep en tazelerini buluyorum. Önceden neydi öyle? Canlı hayvan pazarları kent surlarının dışında kurulurdu, şimdi meydanlarda atlar eşekler domuzlar bulabiliyoruz çok şükür. Hepimize büyük kolaylık oldu.

İstavroz getirerek “Tanrı İmparatoriçe Eirene’yi korusun!” Bu şehre çok yaşlı yurdu ve hastane kazandırdı. Narses Hastanesi bunlardan biriydi…. İmparatoriçe Eirene büyük halk hamamlarını da bedava yaptı. Zamanında iyi ki Suriyeli keşişleri bölgeden göndermedik, bak şehirdeki Suriye kaynaklı manastırların yapıları bir başka oldu şimdi. Yarın büyük gün Odigon Kilisesi’nde Bakire Meryem’in ikonasına tapınmak üzere toplanacağız. Sen inanmaz durursun okuyucu ama geçen seneki ayinde pınardan akan suyla çok kör insanın gözü açılmıştı. Daha ne mucizeler var da aklıma gelmiyor şimdi. Şimdiki anneler çocuklarına iyi terbiye vermezler ama. Geçen sefer ayinden arta kalan ekmek ve şarapları kör olasıca çocuklar tüketmişti. Babaları kızar ama bu annelerden ses işitmek ne mümkün.

 

Keşke sana bu şehrin ne kadar güzel olduğunu gösterebilseydim okuyucu.  Hipodrom bu şehrin en Romalı’sı, Ayasofya en yenilikçisi ve ihtişamlısı, Büyük Saray ise en muhteşem çeşitliliği. Müslüman okuyucuya bir sır vereyim; bugün Pantokrator Manastırı’nın yerinde ileride sizin Zeyrek Camii’niz olacak.  Theophilos’un damadının İranlı olmasından dolayı saraya tüm saçmalıkları, büyü ve hurafe inancını hep bu geri zekâlı getirdi. İmparatorluğa akraba oldu ya, semtin farklı bir yerinde saraya yerleşmiş beyefendi. Damat şimdi de yattığı yerden, kaba etinden, o sihir senin bu büyü benim yapıp durmakla meşgul. Her ne kadar İranlı damat, domuz suratlı rahip bilmese de şehir yavaş yavaş Türklerin fethine yaklaşıyordu. Aslında Konstantinopolis uzun ve zorlu bir programdan sonra Hristiyan kentine dönüştü. Ne demek şimdi Türkler fethini gerçekleştirecek? Nasıl söylesem, Bizans kimliğinin inşa edilmesi uçurumlar kadar derindir. Tanrı tarafından korunan yüce “Kentlerin Kraliçesi”nin Hristiyan kenti olarak yeni bir çağ açacağına inanmıştık. Haçlılar geldiğinde sen daha küçüktün okuyucu, bu şehri yağmalarken bile kentin güzelliği karşısında ağızları açık kalmıştı.

 

Peki Bringas’ın yaptıklarını işittin mi? Stratigion denilen yeri kazdırıp yeniden çıkarılmasını emretmiş. Halkın dilini develer yalasın, hemen adamcağız için alay edercesine çocukken orada oynarken kaybettiği parmak kemiğini bulmak için toprağı temizlettiği yalanını yaymışlar. Yüce Tanrı Şark’ın yozlaşmış, erkekliğini kaybetmiş, boynu büyük kısır kitlelerinden bu şehri korusun. Bak bu yaz o kadar sarnıcımız olmasına rağmen çok su sıkıntısı çekmekteyiz. Belgrad ormanlarından gelen su da yetersiz artık. Aman bu şehre yükselmek ve köle olmak için gelenlerin sayısı bitmiyor ki canım. İmparatorluk küçülmeye gitmesine rağmen kentin cazibesi azalmıyor.  Ne şehirsin ama Konstantinopol. Tek korkum tüm bu sorunların arasında halkın ayaklanması. Bu gürültü patırtı çekilmez şimdi. Zamanında Romanos adında bir imparatorumuz vardı. Döneminde keşişlere ve yoksullara karşı olan merhametinden dolayı halk tarafından cömertçe övülürdü.

Bu arada her şeyden habersiz, Türklerin fethinin arefesindeyiz

 

Siz şehri fethettikten sonra İulianus Limanı Kadırga Limanı olarak anılacaktı. Ben, Türkler şehri fethedecek diyorum; halk Aleksios iktidara gelecek diye yeni kehanetler dolaştırıyor. İktidara gelecek dedikleri adam İsakios’la birlikte Konstantinopolis’ten kaçtı. Bu aralar soylu kadın ve çocukların kentte karanlıkta yaya dolaşmaları yasaktı. Blakhernai Kilisesi ise yenilenme çalışmalarına girmişti. Bizim en büyük imparatorluk kuruluşumuz yetimlerimiz için geliştirdiğimiz Orphanotropheion’larımızdır (Yetimhane). Bulunduğum yerde yeni binalar, önemli sakinler, heyecanlı olaylar yoktu. Sarraflar, mumcular, fırıncılar, kasaplar, doğramacılar ve kürekçiler vardı. Tanrı’yı memnun eden bir hediye olması için bağışın değerli olması, üçüncü kişilerin iddialarına açık olmaması gerekirdi.  İoannes akrabası olan genç çocuğu rüyasında gördü, kilisenin yıkılmasını yasaklamış. İmparator da sen tut bu haberlerden etkilen, kiliseyi restore edip oğulları ile birlikte oracıkta korkudan yıkan…

Biz ailece amalfillerin bağışları ile ayakta duruyoruz. Tanrıya şükür işlettikleri atölye sayısı günden güne artıyor da elimize geçen nomismaların sayısı da artıyor. Latinlerle Müslümanlar kavga edince büyük 1203 yangını baş gösterdi. Bela listemizde bir bu eksikti zaten. Yangın Perama’daki Aya İrini Kilisesi’nde müslüman misafirhanesinde çıkmış. Şehirde mitaton adında yani Müslüman tüccarların kalmak ve mallarını depolamak için kullandıkları bir kervansaray vardı. Suriyeli tüccarlar ipekli mallarını burada satardı. Uzun yıllardır burada yaşayan Suriyeli tüccarlar zamanla burada mitatonlar inşa etmişti. Müslüman tüccarlar da en çok buraya rağbet ederlerdi. Müslümanların yaşadıkları mekânları temizlikleri ve kötü kokmayan yemekleriyle hemen fark ederdiniz. Bizim gibi midelerini çöp ile doldurmazlar, yiyip içtiklerine temizlik noktasında çok dikkat ederlerdi. Suriyelilerin inşa ettikleri mitatonlarda kalmalarının en baş sebebi buydu.

 

Şu an donuma kadar ıslandığım kitap okuma yerimi Venedikliler işgal etmek için az uğraşmamışlardı. Burası her zaman ticari kârdan dolayı Konstantinopolis için önemli bir bölge oldu. Bizim rahibe göre Konstantinopolis’i her açıdan şaibeli, açgözlü ve doymak bilmez fetihlerin ele geçirmesiyle sonuçlanacak vahşi saldırıların başlangıcı 1203 yangınıdır. Bu yangının hasarını onarmaya ne imkânımız ne de niyetimiz vardı. Artık gerek de yoktu çünkü…

Asırlar öncesinden mırıldanan duâlar, fısıltı gibi yayılan müjdeler artık ete kemiğe bürünmüştü. Surların içindeki şehir, yüzyılların yorgunluğunu taşıyor; taşlarında geçmişin yükünü, sokaklarında ise kaderin kokusunu barındırıyordu. Gökyüzü bu ağır bekleyişin örtüsünü giyerken, surların ardında Mehmet’in gölgesi belirmeye başladı. Ve şimdi o şehir, bir çağın kapanmasına, yepyeni bir çağın kapılarının aralanmasına hazırdı. Konstantinopol, Türk İslam şehri İstanbul olmaya hazırdı…

Mehmet’in gölgesi yetti; Bizans diz çöktü!

 

NOT: Yazar zamanı bilinçli olarak bükmüş olup olaylar arasında manipülasyona gitmiştir.

 

Sayı: Sayı 13

Kategori: Öykü

Yazar: Gözde Çimen