Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Yerçekimi İlmihâli

“Göklerin çatısı altında, ölümden güzel ne var?”

(Necip Fazıl Kısakürek)

Rüzgâr sadece bir bahaneydi; beni asıl koparan, içimdeki o derin vuslat arzusuydu. Herkes beni rüzgârın kopardığını sanıyor. Oysa ben, aylardır tutunduğum bu kibirli zirveden inmek için, vaktini bekleyen bir seyyah gibi sabrediyordum… Dalda yeşermek, göğe yakın durmak bir marifet sayıldı hep. Bense kökten ne kadar uzaklaştığımı, gurbetin ne kadar uzadığını sayıp durdum günlerce. Gençliğin o delifişek çağında, insan dünyaya nasıl kök salacağını sanırsa, ben de o yeşil mevsimde dalı ebedi yurdum sanmıştım. Ama yükseklik başımı döndürdü, güneş rengimi soldurdu. Şimdi düşmüyorum; bunca zaman sürgün yaşadığım o şatafatlı gurbetten, aslıma, o karanlık ve rutubetli huzura, toprağa rücû ediyorum. Buna ölüm deniyor; bense vuslatın ta kendisiyim.

Başını kaldırıp gökyüzüne değen dallara imrenerek bakanlar, yükselmenin ayrılmak olduğunu nereden bilsin? Biz yapraklar, baharın o aldatıcı neşesiyle tomurcuktan baş verdiğimizde, aslında ana rahminden, o emin topraktan koparılmanın sancısıyla açarız gözlerimizi. Hatırlıyorum; henüz taze bir filizken rüzgârın o ilk tatlı vaadine nasıl da kanmıştık. Damarlarımızda delice akan o suyun sarhoşluğuyla, hakikatin önüne çekilmiş o yeşil perdeyi hakikat sanmıştık. Gökyüzü bize, sadece bize aitti sanki. O vakitler, gençliğin o pervasız körlüğüyle, aşağıya, bizi var eden o kara toprağa bakmaya tenezzül bile etmezdik. Aynalardaki suretine âşık olup, o suretin bir gün solacağını unutanlar gibi, biz de o gaflet uykusunda, dalın ucunda salınarak tükettik en kıymetli zamanları.

Sonra yaz geldi… “Hayat” denilen o meşakkatli mevsim. Gövdenin damarlarından yukarıya, daha yukarıya sürüldükçe, köklerin fısıltısı duyulmaz oldu. Temmuz’un o ağır sıcağı tepemize bindiğinde, yeşillik dediğimiz o canlı maske, artık ağır gelmeye başladı. O maske, güneşle girilen beyhude bir telaşın, bitmek bilmez bir görünme çabasının resmî libasıydı. Şehrin tozu, gürültüsü, dünyanın telaşı üzerimize yapıştı. Biz o kirlenmiş libası giydik ve ağacın bekası için, gölgesinde serinlenen o mağrur saltanat için titredik rüzgârda. Ama o kalabalığın içinde, gizli bir dua gibi zikrimiz hep aşağıdaydı. Geldiğimiz yerde: Balçıkta.

Ve nihayet, beklenen o kutlu sonbahar… Maskenin düşme ve hakikatin görünme vakti. Yeşil libas düştü, o zümrüt esaret bitti ve altından hakikatin rengi; sarı, kızıl, kahverengi belirdi. Bu renkler bir çürümenin değil, dünya yüklerinden arınmanın nişanesidir. Varlık iddiasından vazgeçip, sırtındaki safraları atarak “hiç”liğini ilan etmektir sararmak.

İşte tam o an, sapımın dalla olan o inatçı bağı inceldi. Bunu rüzgârın şiddetine yoranlar yanılıyor. Ben, “O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.” fermanına boyun eğmiş nasipli bir yolcuyum sadece. Düşüşüm bir tesadüf rüzgârıyla değil, ezelde yazılmış o kutlu davete icabetle başladı. Kader alnında neyse, sapta da odur. Çağrı gelince, o ilahi yerçekimine tereddütsüz teslim olunur.

Boşluğa bıraktım kendimi. Düşüyordum. Ama bu, bir uçurumdan yuvarlanmak gibi kontrolsüz bir savruluş değildi. Sürgün ülkeden, asıl yurda; Payitahta yapılan bir hicretti bu. Daldaki o geçici mülkten, toprağın o ebedi saltanatına süzülüyordum. Yere yaklaştıkça büyüyordum sanki. Zirvedeyken nokta kadardım, şimdi ise kâinatın sırrına erecek kadar genişliyordum. Havada süzülürken, bir dervişin vecd ile dönüşü gibi, her kıvrımımda şükrederek iniyordum. Aşağısı… O kara toprak… Bir zamanlar korktuğum o yer, şimdi bana anne kucağı gibi şefkatli görünüyordu.

Ve vuslat…

Soğuk, nemli, o merhametli toprağa değdiğim an, bütün yorgunluğum uçup gitti. Artık rüzgârın oyuncağı, güneşin gölgesi değilim. Ait olduğum yerdeyim. İnsanlar yanımızdan geçiyor şimdi. Ayaklarının altında çıtırdayan bedenlerimize basıp geçiyorlar. “Ne hazin,” diyor biri, “nasıl da kuruyup ölmüş.” Bilmiyorlar ki bu bir cenaze değil, bir düğün gecesidir; bir Şeb-i Arus’tur. Düşerek yücelmenin hazzı, ancak toprağa yüz sürünce anlaşılır. Herkes yükselişe öykünür; ben dönüşü seçtim.

Şimdi burada, bir cami avlusunun serin taşları arasında veya bir kaldırım kenarında çürümeyi beklediğimi sananlar aldanıyor. Beni çiğneyip geçenler, çıkan o kuru sesi bir kırılma sanıyor. Oysa o ses, dalda virgüllerle uzayıp giden, nefes nefese okunmuş yorucu bir cümlenin, toprağa değip nihayet noktasını bulduğu andır.

Ben bittim, mana başladı ve şahidim olsun ki; noktasını bulamayan hiçbir cümle, huzura kavuşamaz.

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Deneme

Yazar: Esmanur Yetkin