Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Yarı Samur Yarı Tilki

         Arpa ektim biçemedim

         Bir düş gördüm seçemedim

         Alışmışım soğuk suya

         Issı sular içemedim

Çınar ve kavak ağaçlarının arasından pare pare yüzüme vuran güneşi sağ elimle kapatıp parkta oynayan kardeşime diğer elimle ‘gel’ işareti yaptım. Baran gelmek üzereydi. Van Kalesi’nin bahçesinde yaptığımız enfes kahvaltıdan erken kalkmam gerekmişti. Annemi ve kardeşlerimi öpüp Şeyh Abdurrahman Camii’ne doğru yürüdüm. Baharın neşesi insanlara çoktan yansımış, herkes ailesini alıp parkın gölgelik alanlarını kapmaya başlamışlardı. Güneşi arkama alıp kaledeki mağaralara, Urartular’dan kalma dört, beş bin yıllık yapılara bakmaktan gözlerimi alamadım. Baran’ın biraz geç geleceğini bilsem tepesine çıkıp şehri doyasıya seyrederdim, gölün mavisiyle Edremit’in yeşilinin, dağların sarısıyla muhabbetine kulak kesilirdim. Artık gözümün manzara hakkını tekne yolculuğuna saklayacaktım.

İranlı misafirlerimiz caminin bahçesini doldurmuş, türbeye girmek için sıra bekliyorlardı. Elimi, yüzümü asırlık çeşmede yıkayıp hayrat sahibine duamı ettim; Allah razı olsun. Biraz sonra Baran aradı ve kale kavşağında beklediğini söyledi. Yanına varıp birlikte teknenin kalkacağı tarihî iskeleye gittik. Tren, feribotu olanca ihtişamıyla kıyıya demirlemişti. Tahran’dan gelip gölün üzerinden Tatvan’a varacak yük treninin vagonları teker teker gemiye aktarılıyordu. Etrafta rahatsız edici bir makine sesi vardı. Denizdeki, (biz göle deniz deriz ya) dalgalar azalmış izleyene huzur veren bir mavilik Süphan Dağı’nın heybetine eşlik ediyordu. Teknenin kalkmasına on beş dakika falan vardı. O vakte kadar sahilde bir çay içelim dedik. Üstü İran kilimi parçalarıyla kaplı iki iskemleyi çekip oturduk. Bir kulağında kalemi, bir kulağında sigarasıyla Menduh abi“hoş geldiniz gençler” ile karşıladı bizi:

−Hoş bulduk abi. Nasılsın, durumlar iyi mi?

−N’olsun Adaro, iş güç bildiğin gibi. Bahar geldi İranlılarla piyasa şenlenmeye başladı bile Maşallah. Siz hayırdır, hangi rüzgâr attı sizi buralara?

−Valla abi, bademler açmışken bir Akdamar turu akar dedik, diğer vakitlerde zor oluyor, zaten İstanbul’da geçiyor çoğu vakit. Kalabalık da çoğalmadan sakince gezelim dedik.

−İyi yapmışsınız gençler valla, biz gençliğimizi yaşayamadık, siz yaşayın, gezin, içinizde kalmasın. Çay mı içersiniz?

−Aynen iki çay alalım abi baban hayrına.

−Serçavan cano, babaya rahmet. Afiyet olsun. Serko, iki çay abilerine.

Gülüşmelerin ardından Menduh abi çay lekeleriyle rengi değişen mavi önlüğünden defterini çıkarıp iki çay yazdı, adisyonu küllüğün altına sıkıştırdı ve diğer masalara geçti.

Çaylarımızı içip adisyonun altına elli kâğıt koydum, Menduh abiye uzaktan bir selam, telefona gelen yeni bildirimleri kontrol ede ede rıhtıma doğru yürüdük. İranlılar aileler hâlinde kalabalık oluşturmuşlardı. Tekne iskeleye yanaşmış, kamarotlar paket halinde soğuk suları içeri taşıyordu. Teknenin karinası pastan kötü bir görüntü oluşturmuş, küçük dalgaların sallamasıyla aşikâr oluyordu. Güneş etkisini hissettirmeye başlamıştı, yavaştan ensemin yandığını hissediyordum. Baran öğrendiği iki kelimeyle göz göze geldiği her İranlı’ya selam veriyordu:

−Hoş amedi, hoş amedi. Hoş amedi, Huda hafız efendi.

Teknenin bordo kapısı açıldı ve hızlı adımlarla herkes içeri girip güzel yerleri kapma yarışına girdi. Biz de aralardan sıyrılarak üst güverteye geçtik, kaptan köşkünün sol tarafında manzaralı bir yer kaptık. Her yer yavaşça dolmaya başlıyor, aileler fotoğraf çekimlerine hazırlanıyordu. Arkada Kürtçe slow şarkılar çalıyordu. Herkes yerini almış, son yolcular da artık içeri buyur ediliyordu. Teknenin motoru çalışmaya başladı, derken etrafta müsait yer yahut ailesini arayan altmış yaşlarında, saçlarını ömrüne bağışlayan bir amca karşımıza oturdu:

−Selamünaleyküm.

Amcanın yüzü bir genç gibi duru; omuzları geniş ve heybetli görünüyordu. Kareli gri tonlarında bir gömlek, üstüne giydiği yine gri çizgili ceketi omuzlarındaki heybeti artırıyor, bir Tahran beyefendisi havası katıyordu. Yalnız gezen İranlı yaşlı bir beyefendiye buralarda hiç rastlamamıştım, nitekim Baran da aynı hisse kapılmış olacak, ezberlediği iki kelimeyle karşılık verdi:

−Aleyküm selam efendi, hoş amedi.

Amcanın yüzünde anlık bir ciddiyet oluştu ve sonrasında gülümsemeye başladı:

−Oradan bakınca İranlı’ya mı benziyorum delikanlı? Hoş bulduk, Allah razı olsun.

Birbirimize bakıp gülümsedik ve hemen gelen bir utanma hissiyle başımızı önümüze eğdik. Amca da bir süre gülümseyip etrafı izlemeye koyuldu. Edremit açıklarına varana kadar üçümüz de sessizliğimizi koruduk. Süphan’ın tepesindeki karla bulutların oluşturduğu resme bakıyordum, Baran o tarafa baktığımı fark edip sessizliği bozan ilk kişi oldu:

−Süphan’ı her izlediğimde Mesut Ciziri’nin Siyabend ve Xece’yi okuyuşu yankılanır kulağımda. Muhterem öyle bir okuyor ki her dinlediğimde sanki olay gözlerimin önünde gerçekleşiyor, tekrar tekrar…

−Ben çocukluğumdan beri dinliyorum ve hep ilk dinleyişim gibi etkileniyorum. Babam da çok dinlerdi, annemin yanında açar, bu sefer gözleri dolardı. Belki de beni bu denli etkilemesi bu sebeptendir.

Arkada Kürtçe, Türkçe karışık çalıyordu. Bir Siyabend û Xece ne güzel olurdu diye düşünürken Ali Paşa Ağıdı açıldı. Amca türkü açılınca üst üste attığı bacaklarını indirdi. Oturuşunu düzeltip arkasına yaslandı. Birkaç saniye bizi süzdü, bir şey söylemek ister gibi bir hâli vardı. Frekanslarımızın uyuşup uyuşmayacağını test eder gibi bir tavırla, “türküyü söyleyen nerelidir bilir misiniz?” diye sordu. Baran’la yarışa girmişiz gibi hızlıca lafı ağzından aldım:

−Vanlıdır amcacım, rahmetli üstat Ruhi Su.

Testten başarıyla geçtiğimizi anlayan amca sohbete devam edeceğe benziyordu:

−Maşallah genç adam, peki Ali Paşa’yı bilir misiniz?

Bu defa cevap sırası Baran’ındı:

−Ali Paşa halk kahramanlarımızdandır. Seferberlik yıllarından önceki yıllarda Ermeni isyanlarına karşı önlemler almış, yaptığı fedakarlıklarla Van halkının sevgisini kazanmıştır. Bu ağıtı da Ermeni çetelerinin kendisini şehit etmesiyle Van halkı yakmıştır.

Amcanın yüzünde tam anlamıyla vatan gülüşü oluştu. Belli ki sorularına devam edecekti. Edremit’i geçmiş Gevaş açıklarına varmıştık, adanın üstünde kahverengi bir nokta gibi görünen Akdamar Kilisesi artık kolaylıkla seçiliyordu:

−Az önce Siyabend dediniz, Xece dediniz. Ali Paşa zamanlarında da yaşanan bir sevda hikayesi vardır, David diye bilinen Tebrizli Mehmet’in hikâyesi, onu bilir misiniz bakalım?

Cevapsız gözlerle birbirimize baktık, Ali Paşa’yı bilirdik, duymuştuk ancak böyle bir hikâyeyi duymadığıma emindim:

−Valla ne yalan söyleyelim amca, daha önce Ali Paşa’yı duyduk, türküsünü dinledik ama David’i de Mehmet’i de bilemedik, anlatırsan dinlemek isteriz.

−Eyvallah güzel kardeşim, anlatırım tabii ki. Bu hikâye Ali Paşa’nın büyüklüğüne delalettir, bilmeniz ufkunuzu açar. İsimleriniz nedir hele söyleyin bakalım, benim adım İkram.

−Memnun olduk İkram amca, ben Adar, arkadaşım da Baran, İstanbul’da öğrenciyiz ama buralıyız ikimiz de. Baran Tatvanlı gerçi ama o da bizden.

−Maşallah, maşallah. Allah muvaffak eylesin.

−Allah razı olsun amcacım.

İkram amca ceketini yakasından tutup düzeltti. Sırtını yasladı, esnek ve ince bacaklarını tekrar üst üste atıp ellerini dizinin üstünde kavuşturdu:

−David Ermeni cemiyetlerinden Taşnaklar’ın önemli adamlarından biriydi. Taşnaklar’ın Van’daki lideri Aram Manukyan’ın en güvendiği ve yanından ayırmadığı dostlarındandı, cemiyete dair tüm detaylara hakimdi. Taşnaklar aslında bir cemiyetten, partiden öte kanlı bir çeteydi. Her ne kadar sosyalist bir yapı olsalar da özlerinde Ermeni milliyetçiliği vardı ve bağımsızlık palavralarıyla Van’daki, Tiflis’teki, Erivan’daki tüm Ermeni gençlerin aklına girmişler, Osmanlı ve Rus yönetimlere karşı kanlı suçlar işliyorlardı. David de işte böyle bir örgütün yönetimindeydi. Cemiyette, güzelliğinden herkesin bahsettiği Vatan adında bir kız vardı. David ile birbirlerini seviyorlardı ama cemiyette böyle bir mevzunun konuşulması, birinin herhangi birini sevmesi katiyen yasaktı, zira herkes yüce davalarına odaklanmak zorundaydı. David denen genç sabırsızdı ve akıbetleri belirsizken Vatan’la en kısa sürede evlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bir gün dayanamadı ve Aram’la olan samimiyetine güvenip mevzuyu açtı, izin istedi. Aram’ın da gönlü Vatan’daydı ve bu işe engel olmak istedi. David’e böyle bir şeyin yaşanamayacağını, yasak olduğunu, davalarında samimiyetsizliğe yol açacağını söyledi. Ancak David inat etti, zira sevdası için davasına bile yan çizmeye razıydı. Bunu fark eden Aram, onu Tiflis’teki yönetime yönlendirdi, böylece Vatan burada yalnız kalacak ve bir çaresine bakacaktı. David’in Tiflis’e vardığı süreçte Aram Vatan’ı zorla alıkoymaya çalıştı; Vatan her ne kadar buna engel olduysa da cemiyet içinde Vatan’ın Aram’la kendi rızasıyla beraber olduğu dedikodusu yayılmaya başladı. David yönetimden izin alıp döndüğünde bu manzarayla karşı karşıya kaldı ve dostu Aram’la arasında bir düşmanlık başladı. David, Vatan’a inanıyordu ve böyle bir şeyin olmayacağına emindi. Ancak Aram’ın onu yaşatmayacağını ve cemiyette barınamayacağının da farkındaydı, bu sebeple o zamanların merhamet ve azamet abidesi Ali Paşa’ya sığınmanın en iyi tercih olacağını düşündü. Vatan’ı da alıp Ali Paşa’nın Van hükümetine sığındı. Aram’dan intikam almak için Erek’in eteklerindeki Yedi Kilise ve Kupanıs Kiliselerindeki Taşnaklar’ın mühimmat depolarını ifşa etti. Paşa, Hamidiye alayları ile büyük baskınlar düzenledi. Tabi, Aram’ın kini ve öfkesi arşa çıktı, David’i kesinlikle öldürmeliydi. Paşa’nın Osmanlı’dan gelen letafet ve hoşgörüsüyle ağırlanan David bu süreçte Müslüman oldu ve Vatan’la evlendiler. Adını Mehmet olarak değiştirdi. Halkın arasına gizli gizli girmeye başlayıp Müslüman halkla bütünleşmeye çalıştı. Tam arzusuna ulaşmışken, Haçboğan’da pazarda gezerken Karahaç çetesinden Dacat adında bir katil kalabalığın içine doğru mermi yağdırdı. O gün halkın arasından sekiz kişi öldürüldü, halk galeyana uğradı, Kürt aşiretleri, Müküs’ten Kaçkıran’a kadar, silahlanıp Ermeni çetelerle çatışmaya başladı. Ardı kesilmeyecek Van Ermeni isyanlarının kırılma noktası oldu. David ise ağır yaralandı ve sonrasında hastanede vefat etti. Sevdasının peşinden koşarken arayışı onu ebedi mutluluğa eriştirdi. Eli kanlı bir çetenin arasında belirsiz bir akıbetle debelenirken aşkı onu hayal edemeyeceği bir noktaya getirdi. Bu da böyle bir hikâye olarak aklınızda kalsın gençler, Ali Paşa’yı hatırlarken bu hikâyeyi de hatırlatın birbirinize.

−Allah razı olsun İkram amca. Gerçekten de etkileyici ve ibretlik bir hikâye. Ali Paşa’nın halk için elinden geleni ardına koymadığını da gösteriyor yine. Bu ders alınacak bir merhamet örneği değil de nedir? Sana sığınan, halkının kanını akıtan da olsa sahip çıkacaksın.

−Aynen öyle Baran Bey kardeşim. Ali Paşa öyle bir adamdı işte. Mehmet de Van halkı da Ali Paşa’nın kürküne değil merhameti ve adaletine sığınmıştı. Onları ısıtan kürk değil, paşanın kendine has asaletiydi. Paşanın yüreğini sıcak tutansa yine kürk değildi tabi; Van halkının misafirperverliği, samimiyetiydi. Van halkı bu denli sahip çıkmasa paşasına, Paşa da böyle sevmezdi onları.

Sohbet öylesine sarmıştı ki adaya vardığımızı insanlar ayaklanınca fark ettik. Badem ve erik ağaçları çiçek açmış, adayı cennetten bir parçaya döndürmüştü. Etrafta bir renk cümbüşü vardı. Gölün sodalı kokusu ve çiçeklerin yumuşak kokusu karışmış, adeta insanı sarhoş ediyordu. Akşam olana kadar İkram amcayla adayı ve kilisenin içini, bahçesini gezdik. Tarih bilgisiyle ve sohbetiyle gezimizin beklemediğimiz kadar iyi geçmesine vesile oldular. Adayı gezerken, dönüşte ve eve vardığımda zihnimden Ali Paşa geçiyordu sürekli. O kadar isyan ve karmaşayı önlemeye ve yatıştırmaya çalışırken aynı zamanda halkın sevgisini kazanmak kolay olmasa gerek. Ermeni ve Müslüman halkın da hep birlikte kendisine sahip çıkması, sorunlarında gidip ona sığınması ne büyük şeref bir paşa için. Paşalar, başkanlar, yönetenler, menfaatperestleri çevresinden uzaklaştırdığınızda hep yalnızdır; sevilmez, sayılmazlar. Üzerindeki kürkü çıkardığında herhangi biridir o, şurada duran ağaçtan farksızdır. Ama Ali Paşa, o koca Osmanlı paşası şehit edildiğinde bile yalnız değildi. Ömrünü verdiği bölgeden çok uzaklarda, ta Sinop burnunda meftun olmasına rağmen Van halkı onu yalnız bırakmadı. Çünkü onun etrafında toplanan halk üzerindeki yarı samur yarı tilki kürk için toplanmamıştı. İkram amcanın dediği gibi halk onun merhametine ve liderliğine sığınmıştı. Ali Paşa’yı Paşa yapan kürkü değil, kürkün ardında atan yüreğiydi. Belki Sinop’ta yatıyordu ama Van halkının gönlünde yaşıyordu. Allah ondan ve cümlesinden razı olsun.

“Ali Paşa giyer kürkü

Yarı samur yarı tilki

Ali Paşa’yı vurdular

Harap oldu Van’ın mülkü…”

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Abdulmelik Bayir