Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Yaprak Dökümü

Dalından kopup rüzgârda savrulan bir yaprak gibi savruluyoruz, hem birey hem de toplum olarak. Tutunacak bir dalımız var mıydı yahut bir ağacın parçası mıydık, muamma. Ferden her birimiz, toplumun bize biçtiği rolleri savrulan yaprağın umarsızlığıyla oynuyoruz. Hâlimizin özeti; ne aradığını bilmeden belki arayış içinde bile olmadan kabullenilmiş yaşayışlar, günün ve ânın idrakinde olmadan günübirlik hayatlar ve bağnazca boyun eğilmiş roller…

Böyle bir hâlde yaşarken, büyük ideallere sahip olmak, iz bırakacak işler yapıp bir gaye uğruna yaşamak şöyle dursun; hedonist bir düşünceyle kurulmuş bir dünyada yaşamamıza rağmen kendimiz için, kendi istediğimiz gibi bir hayat sürme iradesi bile elimizden alınmış durumda. Bizi bilinç hegemonyasına alıp zihin tutukluğu içinde savuran bu toplumsal doktrin furyası ise, doğal rüzgârdan çok daha çetin ve çetrefilli. Yaprak rüzgârda savrulduğunu fiziksel olarak algılayabilir fakat bizler bu sürüklenişte nasıl savrulduğumuzu duyumsayamıyor, rüzgârın şiddetine öyle kapılmışız ki gözümüzü açıp idrak uyanışı yaşamaya fırsat bulamıyoruz.

Daha çocukluktan telkin edilen suni öğretiler ve üzerimize yüklenen anlamsız sorumluluklar bizlere yalnızca bir şeyler yapmamızı buyuruyor. Biz de yapıyoruz. En acınası hâl de burada ortaya çıkıyor: Nedenini bilmeden zorunda olduğumuz için “yapılması gereken” neyse onu yapmakla yetiniyoruz. Tek bildiğimiz yapılacak olanı yapmamız gerektiği. Bu, dogmatik bir dinin tapınma ayinlerine benziyor bir bakıma. Tanrı’nın kim olduğunu bilmeyen şamanlar, bize Tanrımız için yapılması zaruri ödevler veriyorlar. Biz daha o Tanrı’ya inanmadan hatta yaptığımız işin Tanrı için olduğunu bile bilmeden bir köle inkıyadıyla kabul ediyoruz bize buyrulan görevleri. Çünkü milyonlarca kişi aynı şeyi yapıyor. Sayısız hemcinsimiz herkes gibi yaşıyor ve bize herkes gibi yaşamayı salık veriyor hâl diliyle. Sonuç olarak biz de herkesleşiyoruz, rüzgârın çaldığı yapraklar gibi.

Ne de olsa rüzgârda savrulan bir yaprağın şekli, deseni ya da hangi türe ait olduğu önemsizdir. O yalnızca rüzgârda savrulan bir yapraktan ibarettir. Biz de öyleyiz. Sistem içinde gerçekte kim olduğumuzun, nereden gelip nereye gittiğimizin, ne için yaşamamız gerektiğinin ve esas kimliğimizin hiçbir önemi yok. Salt beşeriz, savrulduğumuzun bilincine vakıf olmadığımız müddetçe.

Bir idrak uyanışı yaşamazsak biyolojik bir organizmanın yani beşer olmanın ötesine de geçemeyeceğiz. Hemcinslerimizle ortak güdüm sonucu oluşturduğumuz eserler, inşa edilen “medeniyet” harikaları da bizi beşer olmaktan bir üst tabakaya çıkaramayacak. Çünkü ortaya çıkan form muazzam da olsa normunu oluşturan görüş kıtlığı, eseri sunan paydaşlara farklı bir değer atfetmeyecektir. Günümüzün en büyük putu para için yapılan hiçbir eylem, bir papatya yetiştirmek kadar güzel olmayacaktır. Hani gerçek iyilik menfaatsiz olandır, derler ya. Günümüzün en büyük menfaati de paradır hiç şüphesiz. Üstelik salt bir menfaat aracı değil toplumların zamanlarını adayarak tapındıkları bir sanemdir aynı zamanda.

Fakat bu puta zamanı ve yoğunlaştırılmış düşünceleri adamak; küreselleşen dünyanın evrensel dini kapitalizm için yeterli bir ibadet değildir. Bu şaşalı saneme vaktini kurban edenler esas itibariyle kendilerini de kurban vermiş olurlar. Zira bizler, zihinsel buhran fırtınasında savrulurken “ben” dememizi öğütleyen hümanizm mezhebinin itikadıyla firavunlaştırdığımız egolarımızla, o yalancı Tanrı’ya adanmış birer adaktan fazlası değiliz. Sistem için ne kadar zeki ve çalışkansak o kadar lezzetli birer avız. Sistem bizi, avlamak için önce en lezzetli yiyeceklerle besliyor hatta semirtiyor ki uğruna kurban edileceğimiz Tamag Tanrıları daha fazla haz duyarak yiyebilsinler. 

Tamag Tanrıları için seçilen adaklar, “ben-ben” diye bütün ömrünü bencilce, yalnızca kendini düşünerek, geçirmeye ikna olduklarında gayet göz dolduran ve son derece zevkli ayinlerle bir yanardağdan aşağı fırlatılır gibi “daha çok para” ve “daha çok şöhret” istenciyle kendi benliklerinden koparılıyorlar. Sonuçta dünyanın en görkemli ölümü gerçekleşiyor: Farkındalık ve idrak melekeleri ölüp modern mankurtlaştırma teknikleriyle fert, herkesten biri oluveriyor. Esas kurban biricikliğimiz oluyor yani. 

Bu sonuca giden yolda, bir yaprağın dalından kopması gibi, bireylerin tutunup yeşerebilecekleri, benliklerinin özne olarak kalmasını sağlayacak aidiyetlerinden koparılması ilk adımdır. Çünkü kişiye özünü kazandıracak ve bu öz vesilesiyle kendisi olmasını sağlayacak temel konumdan ayrılış savrulmaya yatkınlığı da beraberinde getiriyor. Kendi toplumumuz -Ümmet-i Muhammed olarak addediyorum- özelinde bizim savrulmaya bağışıklığımızı güçlendirecek ve özümüze, fıtratımıza, yaratılış gayemize sadık kalmamızı sağlayacak yegâne bağ İslam’dır. Fakat salt ibadet ve atadan tevarüs etmiş bir inanç değil. Benimsenmiş bir düşünce sistemiyle Müslüman olabilmek, rüzgâra karşı esas dayanıklılığımızın temel altyapısıdır. Dolayısıyla bir Müslüman için, sistemin bir kurbanı ve kendisi olamadan herkes gibi olmanın ilk adımı; İslami düşünme sistemini kaybetmektir. Zira herkes gibi yaşamanın altın kuralı herkes gibi düşünmek olduğu yadsınamayacağından İslam’ın insana lütfettiği biricikliği kaybetmemizin sebebinin hayata Müslümanca bakamamak olduğunu söyleyebiliriz. Hasılı düştüğümüz batağın az biraz idrakine vasıl olursak, en temelde hayat perspektifimizin daha biz farkında olmadan materyalist doktrinlerle çevrildiğini görebiliriz. 

Rüzgâra ket vurmak, basınç farkını değiştirmek mümkün mü bilemeyiz ancak rüzgâra karşı tutunduğumuz dala daha sıkı bağlanarak soylu bir isyan başlatmak gibi bir seçeneğimizin olduğu, su götürmez bir gerçek. Üstelik bazen “Yaprak Dökümü” bir toplumsal çöküşü ifade eder. Yozlaşma da hiç şüphesiz bireyde/n başlar.

Sayı: Sayı 17

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammet Berk Güldür