Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Tutunmak

Dürüst olalım, bir ağaçta 452.800 tane kardeşiniz varsa, kendinizi özel hissetmeniz biraz zor oluyor. Ben soldan üçüncü dalın uçtan beşinci yaprağıydım. Ama öyle romantik şairlerin üzerine şiirler döktüğü, sevgililerin arasından geçtiği o yapraklardan değilim. Ben, bir türlü gelmeyen o güzel günlerin bekleyişinden sararmış, kronik yorgun bir yaprağım. Öyle botanik harikası, altın oranlı bir yaprak da değilim. Kenarım biraz tırtıklı, rengim de tam sarı değil; limonata dökülmüş eski bir gazete kâğıdı kıvamındayım. Doğduğumda her şey yeşildi. Büyüyünce çok güzel bir manzaran olacak, demişlerdi. Babam hep “En üst dalda kalmalısın orası güneş görür, orası prestijlidir,” derdi. Prestij. Ne komik kelime. Sanki yukarıda olmak yaşamak demekmiş gibi. Hem bir yaprağın prestiji ne olabilir ki? Daha yeşil olmak mı? Daha parlak olmak mı? Daha az kuş pisliği yemek mi? Ben de söz dinledim. Çünkü hayat bizden hep aynı şeyi ister; başarılı ol, zirveye çık, kendini ispatla. Gençken inanıyorsun işte. Kendini bir gün çok büyük şeyler yapacak sanıyorsun. Aylarca o tepede, rüzgârın en sert tokadını ilk ben yiyerek, kuş pisliklerine göğüs gererek asılı kaldım. Kariyer basamaklarının en üstündeydim: Bir çınar ağacının zirvesinde, muazzam bir manzara ve korkunç bir yalnızlık içinde. Manzara şahane bu arada. Özellikle de her gün biraz daha solup, sonra da yere düşeceğin gerçeğini bir kenara bırakırsan, tam yaşanacak yer. Hemen yanımdaki de Necmi; kendisi biraz fazla klorofili olduğu için kendini zümrüt sanıyor, fotosentez yapmaktan kafayı bulmuş bir arkadaş. Sürekli “Ben Avrupa’ya göç edeceğim, Belgrad Ormanı’na!” deyip duruyor. Sanki pasaportu var. Sanki vize rüzgârdan alınıyor.  Bizim mahallenin parkında bir kural vardır: Düşen her yaprak kendi başının çaresine bakar. Kimisi rüzgârla süzülüp zengin mahallelerin havuzlarına kapak atmaya çalışır, kimisi de Necmi gibi hayaller kurar. Kimisi havuza, kimisi Belgrad’a… Ben mi?  Benim hayalim yoktu açıkçası. Ben sadece tutunmayı görev sandım. Ve en çok da o görev yordu beni. Yaz, en çok yorulduğum mevsim oldu. Güneşin altında parlamak zor iş. Herkes senden aynı şeyi bekler: yeşil kal, güzel dur, düşme. Kimse kopmak kelimesini ağzına almaz. Bir gün fark ettim ki, rengim değişiyor. Önce küçük bir sarı. Sonra daha büyük bir sarı. Sonra bir sabah… ben, ben değilim. Bunu Necmi’ye söyledim. Sararmak kötü değil, dedi. Olgunluk bu.  Başa gelen her şeye güzel isim takma hastalığı. Yaşlanırsın, olgunlaştım dersin. Yorulursun, tecrübe kazandım dersin. Kırılırsın, hayat öğretti dersin. Halbuki bazen, sadece kırılmışsındır.
Bir gün sert bir rüzgâr geldi. Rüzgâr dediğim şey, hayatın sürpriz sınavı. Hiç haber vermeden gelir, kâğıdı önüne koyar: “Haydi bakalım. Tutunabilecek misin?” Bizim daldaki diğer arkadaşlara baktım. Hepsi birer birer bırakıyorlar kendilerini. Necmi de düşüverdi. “Ben Avrupa’ya, Belgrad Ormanı’na göç edeceğim,” diye bağırırken rüzgâr bir vurdu, kendini çöp kamyonunun kasasında buldu. Talih işte. Benim için vakit geldi; başladı o sarı intihar. Sanki bir veda, sanki bir merhaba. Düşmek değil aslında, bu bir kavuşma. ​Üstüme basanlar olacak, sesimi duymayanlar, hışırtımı sadece gürültü sananlar. Ne bir kırgınlık var içimde, ne de geride kalan dala bir sitem. Her şey yerli yerinde; zamanın akışı, mevsimin telaşı ve benim süzülerek bulduğum, o büyük barış. Tutunmak; geç kalmış bir inatmış meğer. Sapımdaki o son bağı, hani şu bizi hayata bağlayan ama aslında sadece asılı kalmamızı sağlayan o incecik şeyi hissettim. Bir yerlerde tutunmak için yıllarca kendimizi yorar sonra bir gün bırakırız.

şü

yo

rum,
Kavuşuyorum…

Öyle zarifçe edebi bir hüzünle süzülmedim, dala çarptım, bir serçeye takıldım. Şimdi bir asfalt kenarında, yanımda bir dondurma çubuğu ve eski bir piyango biletiyle takılıyoruz. Üzerimden birileri geçti. Kimse beni görmedi. Herkes çok meşguldü. Kimi dünyayı kurtarıyordu, kimi akşam ne yiyeceğini düşünüyordu. Beni ezip geçen ayakkabının sahibi belki ilk kez birini sevmişti. Belki son kez birini kırmıştı. Belki de sadece markete gidiyordu. Eziliyorum, ezildikçe küçülüyorum. Küçüldükçe daha az yer kaplıyorum. Daha az yer kapladıkça daha kolay unutuluyorum. Ben orada, asfaltın üzerinde, insanların hayatlarına istemeden karışan küçücük bir sarılık olarak sadece bekliyorum. Neyi mi? ​Sıranın bana gelmesini. Prova bitti, şimdi perde kapanıyor. Ve işin en acı tarafı ne biliyor musun? Seyirci de çoktan salonu terk etmiş.

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Rabia Egemen