Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Temasın Geometrisi: Mesafeler ve Köprüler

​Yalnızlık, kendi sınırları içinde dik ve kusursuz duran bir çizginin mağrur duruşudur. Fakat insan, ne kadar sarsılmaz bir başlangıç yaparsa yapsın, o tek başına duran doğrunun içinde sonsuza kadar hapis kalamaz. Kâğıdın üzerine düşen o ilk dik hat, kendi çıplaklığıyla ne kadar büyüleyici olursa olsun bir süre sonra bir yankı, bir cevap, kendine doğru uzanacak ikinci bir el arar. İşte anlam dediğimiz o büyük mucize, o tek başına dikilen mağrur çizginin kendi ekseninden çıkıp bir başka varlığa doğru eğilmesiyle, bükülmesiyle ve ona doğru zarifçe uzanmasıyla başlar. Bu uzanış sadece iki noktanın birleşmesi değil, iki ayrı dünyanın, iki ayrı yalnızlığın ve iki ayrı sızının birbirinin tenine ilk kez değmesidir. İlk adımın keskin ve köşeli yalnızlığı, bir başkasına doğru kıvrılan şefkatli bağla yumuşar; dünya artık sadece bir başlangıç yeri değil, aynı zamanda bir karşılaşma ve teyellenme yeridir.

​Bağ kurmak, her şeyden önce kendi korunaklı kalenden çıkıp mesafelerin o tekinsiz coğrafyasına adım atmaktır. İki insan, iki kelime ya da iki cümle karşı karşıya geldiğinde aralarında uçsuz bucaksız, aşılması güç bir boşluk peydahlanır. Mesafe, hem bir özlemin sığınağı hem de kopuşun acımasız mührüdür. Bir cümleyi bir başka cümleye yaklaştırmak, aradaki o kör karanlığı edebiyatın ve hissin o şifalı ipliğiyle dikmeyi gerektirir. Kalem, kâğıt üzerinde ilerlerken sadece harfleri yan yana dizmez; o harflerin arasındaki görünmez köprüleri inşa eder. Bir sesin başka bir sese değdiği an, yeryüzündeki tüm uzaklıkları hükümsüz kılar. Kavuşmak dediğimiz şey, o iki ayrı çizginin birbirine tutunarak oluşturduğu o zarif kavistir. O kavis hem kendi ağırlığını taşır hem de üzerine yaslanan o yabancı ruhun yükünü sırtlar. Kendinden vazgeçmeden bir başkasıyla bütünleşebilmenin, eğilip bükülen ama asla kırılmayan o asil esnekliğin adıdır bu temas.

​Ancak her yakınlık, içinde bir kopuşun sızısını ve tehlikesini de barındırır. İnsan bir başkasına doğru ne kadar büyük bir iştiyakla uzanırsa aradaki bağın kopma ihtimali de o kadar keskinleşir. Bazen o köprüler yıkılır, ipler en ince yerinden incelip kopar ve geriye sadece o temasın zihinde bıraktığı hayalet sızı kalır. İşte o an mesafe, coğrafi bir uzaklık olmaktan çıkarak ruhun kılcal damarlarına yerleşen soğuk bir yabancılaşmaya dönüşür. Yan yana duran iki kelimenin arasına giren tek bir boşluk bile koca bir hikâyeyi yarım bırakmaya yeter. Kopuş, birleşen çizgilerin yeniden kendi yalnızlıklarına, kendi köşeli dünyalarına savrulmasıdır. Fakat garip olan şudur ki bir kez birbirine değen ve o mukaddes bağı kuran hiçbir varlık bir daha asla o eski, ham başlangıç anındaki saflığına geri dönemez. Her temas geriye silinmez bir iz, bükülmüş bir ruh ve o yakınlığın kokusunu bırakır. İnsan, koptuğu yerin yarasıyla yaşarken bile aslında o bağın hatırasıyla iyileşir.

​Nihayetinde hayat, dik çizgilerle uzanan kavislerin, yakınlıklar ile dipsiz mesafelerin arasında salınan muazzam bir sarkaçtır. Bir cümleyi kurarken duyulan büyük heyecan, o cümlenin bir başkasının kalbinde bulacağı o gizli karşılığa, o temas anına duyulan inançtandır. Bizler, yazdığımız her satırla aslında dünyaya doğru birer köprü uzatırız: “Beni duy, beni anla ve benimle kal” demenin en gizli, en edebî yoludur bu. Birbirine teyellenen hayatlar, o ince ve zarif bağların üzerinde yükselir. Yolculuk o ilk adımın yalnızlığından sıyrılmış, mesafeleri aşarak bir başkasının teninde, bir başkasının sayfasında kendine bir yer bulmuştur. Şimdi mürekkep, kâğıt üzerinde sadece dik hatlar çizmiyor; birbirine sarılan, birbiriyle bütünleşen ve yeryüzünün o katı yalnızlığını eriten muazzam düğümler atıyor. Ve bu muazzam buluşma, bu coşkulu kavuşma gerçekleştikten, kelimeler birbirinin omzuna yaslanıp o büyük bağı kurduktan sonra hikâye yavaş yavaş daha derin, daha sessiz bir evreye doğru evrilir. 

Bağ kurulmuştur, sesler birleşmiştir; ancak her büyük kavuşmanın ardından dışarıdaki o gürültülü dünyayı susturacak olan büyük ve içe dönük bir dalga gelir. Sözün bittiği, kelimelerin yerini o derin ve gizemli sükûnete bıraktığı o yere doğru bir kayış başlar. Çünkü biliriz ki kurulan her köprü, insanın en sonunda kendi içindeki kuytu odaya çekilmesi, o söylenmeyenlerin, o sessiz ve derin çemberin içine yerleşmesi içindir. Yol bizi dışarıdan içeriye doğru çağırırken o birleşen sesler şimdi kendi iç odalarında derinleşecek olan muazzam ve gizli bir sonraki durağın kapısını aralamaktadır.

 

 

 

 

 

 

Sayı: Sayı 20

Kategori: Deneme

Yazar: Sıla Sığındı