Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Tebeşir Tozlu Ölümler

Gazze’deki çocuklar ölüyorlar. Gözümüzün takıldığı başlıkların ekseriyetini oluşturuyor bu ifade. Öyle ki sayılarla süslenip üzerine çeşitli kelime oyunları da uygulanıyor bu başlığın altına. Bazı çocukların -şanslılarsa- isimleri bir gazete kâğıdında yahut bir internet haberinin altında geçiyor. Zulüm, kan, vahşet. Bu ifadelere alışığız değil mi? Yaşamaya peki? Bu ifadelerin asıllarını kavramaya yahut onları bir anlığına teneffüs etmeye hazır mıyız? Gazzeli çocuklar ölüyor, peki biz yaşıyor muyuz? 

75 yıldır devam eden bir tarihsel olgudan bahsediyorum; savaş.  Yaşanan olayları başından itibaren okumaya yeltendiğimizde bir savaş hak ya da hukukundan hele ki ahlakından söz etmek mümkün mü gelin birlikte Muhammed Durra’ya soralım. Bu savaşın başladığı ilk zamanlarda doğan bir çocuk, şuan dede veya nene olmuş durumda (mıdır acaba?). Şayet yaşarsa. Yaşamış mıdır bu vakte kadar? Peki, bu savaş, savaş mı gerçekten? Neyin savaşı tam olarak, sapan taşları ile bombaların mı? Son olaylardan alınan verilere göre her 15 dakikada bir çocuk öldürülen İsrail topraklarında savaştan ziyade bir işgal söz konusu. Ne? İsrail toprakları mı? Kim söylüyor bunu? Peki, öyleyse komşumun evini o yokken sahiplenmeye gidiyorum. Geldiğinde evini üzerime zimmetlemiş olacağım ve hak talep edeceği mahkeme de benim güdümümde olacak. Harika. İşte siyonizmin tarihi ve  masumane görünen çirkin tarafları. Çirkin yeterli mi? Asla değil. Gerisini tamamlamanızı rica edeceğim. 

Yaşanan hadiselere Gazzeli çocuk gözünden bakmaya devam edelim öyleyse. Anneniz yaralanıyor ve hastaneye götürüyorlar. Gerekli malzeme, anestezik ilaçlar yok fakat sizin umudunuz var. Annem belki ölmez diyorsunuz içinizden. Ama sizin anneniz zaten ölecek değil ki. Yunus’un da dediği gibi “ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil.”  Sonra bir haber geliyor. Bilirsiniz kötü haber tez yayılır. Kara bulut gibi yayılır hemen. Bombalardan yayılan duman gibi. Hastane bombalanmış. Anneniz şehit. Neyse ki şehit ne demek biliyorsunuz. Öyle çok biliyorsunuz ki dünyanın geri kalanına şehitliğin ne demek olduğunu öğretecek kadar sağlam kelimeleriniz var ve 10 yaşındaki halinizle ‘Allah anneme şehitliği nasip etti’ diyorsunuz. Dünyanın geri kalanından sizi anlamasını beklemeyin derim zira bunu anlayacak ahlaki ve imani boyutta kaç kişi kaldı sizin dininize mensup, emin değilim. Ne siz ne anneniz ölecek değilsiniz fakat bizler yaşadığımız her an peyderpey ölmekteyiz.

Sonra bir haber geliyor, pardon diyorlar yanlış bilgi verilmiş. Doğrusu ne? Hastanede patlama olmuş. Allah Allah. Bak sen şu işe. Ve bir terör örgütü. Evet evet hep aynı, bildiğimiz hikaye. Yaptığının arkasında durmaktan bile acizdirler ve o çocuğun gönlünün genişliğinde boğulacak kadardır canları. 

Peki, neden boğulmuyorlar? Belki de biz çok besliyoruzdur onları. Onlar elektriği, suyu kesiyorlardır da belki biz onların ekmeklerine yağ ile bal sürüyoruzdur, kim bilir? Belki zincir marketlerinin birinden alışveriş yapmadan bir gün geçirmiyoruzdur, belki de onların kahvesinden içmeden ayılamıyor, güne başlayamıyoruzdur? Belki onlar çocukların günlerini gece ederken bizim de zar zor yataktan kalkmak için  –mecburen- onların kahvesini içmemiz gerekiyordur. Olabilir tabii. İnsanlık hali pardon kölelik mi demeliydim?

Kölelik deyince aklıma şey geldi, biz. Maddi kaynaklara olan bağımlılığımız bir yana zihni ve fikri hürriyet yoksunluğumuz gözlerimi yaşarttı doğrusu. Fosfor bombası yiyen çocukların gözlerindeki yaş yahut kanlar kadar olmasa da benim de gözlerim yaşarabiliyor. İşte bizde insaniyetimizi koruma savaşını bu cepheden veriyoruz. Bu kadarla.

Peki, bittiğinde, yazıdan bahsetmiyorum inanması güç olsa da(!) bu vahşet/ soykırım/ insanlık suç ve ihlalleri/ insanlıktan nasibini almamış, hastane bombaladıktan sonra dans edecek kadar aşağıların da aşağısı olan bu mahlûkların borularını öttürebilecekleri vakit bittiğinde – zira dünyada her şey sonlu yaratılmış ve oluştan bozuluşa doğru gitmektedir. Ve Allah zalimleri gözlerinin dehşetle belereceği güne erteler [14/42]- gün gelip devran döndüğünde, Mescid-i Aksa semalarında hür ve gür olarak ezan-ı Muhammedîye yankı bulduğunda sen ve ben, biz nerede olacağız? Ve ödenmiş onca bedelin karşılığında bu nimeti hak etmiş olarak yeryüzündeki şerefli üç mescitten birine, yüreğimizin üstünde bir tül gibi duran Kudüs’ümüze alnı açık, gönlü ferah, ruhu özgür girebilecek miyiz?

Sayı: Sayı 04

Kategori: Deneme

Yazar: Dilara Barut