Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Süt Şehri Halep’te Bir Halı Tüccarı

Halep’in sabahları başka olurdu. Güneş, taş konakların sarı duvarlarına vurduğunda şehir âdeta altın bir ışıkla yıkanırdı. Kervan yollarının düğümlendiği bu kadim şehir, doğudan ve batıdan gelen yolcuların, tüccarların, seyyahların uğrak yeriydi. Temiz sokakları, sağlam ve zarif yapıları, sıhhate uygun havası ile yalnız malların değil, fikirlerin ve hikâyelerin de buluşma noktasıydı. Ne var ki o günlerde yaklaşan kervan ödemeleri sebebiyle Mustafa Efendi, hesabını her zamankinden daha sık gözden geçiriyordu.

Bir sonbahar sabahı, İran tarafından gelen büyük bir kervanın şehre ulaştığı haberi yayıldı. Deve çıngıraklarının sesi Babü’l-Ferec Kapısı’ndan başlayarak çarşılara kadar ulaşıyordu. Kervanla birlikte gelen mallar arasında baharatlar, ipekler, değerli taşlar ve birbirinden güzel halılar vardı. Babasından devraldığı ticareti ayakta tutabilmek için çıktığı bu yolculuk, onun tek başına yönettiği ilk büyük seferdi

 Yusuf, kervanın en kıymetli halısını Mustafa Efendi’ye gösterdi.

Halı gerçekten eşsizdi. Lacivert zemin üzerine işlenmiş nar motifleri, ince düğümleri ve renklerinin canlılığıyla âdeta bir sanat eseriydi.

“Bu halıyı satmak zorundayım,” dedi Yusuf. “Yol boyunca zarar ettim. Aileme eli boş dönmek istemiyorum.” Fakat bunları söylerken bile halıyı değerinin altında bırakmaya razı görünmüyordu.

Mustafa Efendi halıyı dikkatle inceledi. Halının gerçek değeri çok yüksekti. Fakat yaşlı tüccarın sıkıntılı hâlini görünce içinden bir ses yükseldi: “Şimdi düşük fiyat versem kabul eder. Büyük kazanç elde ederim.”  Üstelik bu kazanç, yaklaşan ödemelerinin önemli bir kısmını karşılamaya yetecekti.

Çarşının bazı tüccarları böyle yapardı. Yol yorgunu kervancıları sıkıştırır, mallarını değerinin altında alırlardı. Kimse de bunu açıkça haksızlık saymazdı; ticaretin bir parçası olarak görülürdü.

Mustafa Efendi bir süre sustu. Yusuf’un yüzünde yorgunluk vardı ama boyun eğmiş bir insanın ifadesi yoktu.

Tam o sırada babasının yıllar önce söylediği bir söz aklına geldi:

“Evladım, ticarette kazanç sermayeyi büyütür; doğruluk ise insanı büyütür.”

Yaşlı Yusuf’a dönüp gerçek değeri söyledi.

Adam şaşkınlıkla baktı.

“Bu kadar eder mi gerçekten?” 

Yusuf, halıya baktıktan sonra sessizce başını salladı; sanki emeğinin karşılığını ilk kez duymuş gibiydi.

“Eder,” dedi Mustafa Efendi. “Hatta belki biraz daha fazlasını bulur. Fakat ben sana hak ettiğin bedeli vereceğim.”

 Çevredeki tüccarlar duyduklarına inanamadılar.

 “Mustafa Efendi, böyle ticaret mi olur?” diye fısıldaştılar.

 Fakat o aldırmadı.

 Alışveriş tamamlandı. Yusuf’un gözleri dolmuştu.

 “Bu şehir hakkında çok şey duydum,” dedi. “Haleplilerin dürüst insanlar olduğunu söylerlerdi. Bugün bunun doğru olduğunu gördüm.”

 Aradan aylar geçti.

 Bir gün Halep’e yeniden büyük bir kervan geldi. Kervanın başında yine Yusuf vardı. Fakat bu kez yalnız değildi. Beraberinde onlarca tüccar bulunuyordu.

 Çarşıya girer girmez Mustafa Efendi’nin dükkânını sordular.

 Yusuf, dostlarına onu işaret ederek şöyle dedi:

 “Bu şehirde güvenilir bir adam arıyorsanız, işte odur.”

O gün Mustafa Efendi yalnız bir halı değil, birçok değerli mal satın aldı. Şehrin dört bir yanından tüccarlar onunla çalışmak istedi. Dürüstlüğü, ona kısa vadeli bir kazancın sağlayamayacağı kadar büyük bir itibar kazandırmıştı.

 Akşam dükkânını kapatırken genç çırağı sordu:

 “Efendim, o gün halıyı ucuza alsaydınız daha çok para kazanmaz mıydınız?”

 Mustafa Efendi gülümsedi.

 “Kazanırdım evlat.”

 “Öyleyse neden yapmadınız?”

 Dükkânın önünden geçen kervanları izledi. Bir süre cevap vermedi; sanki sorunun cevabı çoktan geçen kervanların ardından yürüyüp gitmişti.

“Çünkü insan bazen malın değerini değil, kendi değerini belirleyen bir alışveriş yapar. Eğer o gün haksız kazanç elde etseydim bir halı kazanacaktım; fakat bir insanın güvenini kaybedecektim. Bugün gördüğün bütün bu bereket ise güvenin meyvesidir.”

 Çırak uzun süre düşündü.

 Halep’in akşam rüzgârı temiz sokaklardan geçerken kervan çanlarının sesi uzaklara doğru yayılıyordu. O gün şehir bir kez daha eski bir hakikati fısıldıyordu:

Ticaretin gerçek sermayesi para değil, güvendir. Çünkü para bir alışverişi tamamlar; güven ise nesiller boyunca sürecek dostlukların ve bereketin kapısını açar.

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Gözde Çimen