Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sükûtun İç Coğrafyası

Sözün Vitrininden Kalbin Mahzenine Bir Yolculuk

​“Söz gümüş, sükût altındır” derler; lakin o altının nerede saklandığı, kaç ayar olduğu ve kime harcanacağı, sükûtun kendisinden daha ağırdır. İnsan, konuşmayı öğrenmek için iki yıl, susmayı öğrenmek içinse bir ömür harcar. Zira konuşmak, zihnin vitrinini düzenlemektir; süslü cümlelerle, ödünç alınmış fikirlerle o vitrini cazip hâle getirmek kolaydır. Asıl mesele; susmak, yani o dükkânın deposuna, tozlu ve karanlık mahzenine inmeyi göze almaktır. Orada, o loş ışıkta insanın yüzleşeceği tek şey, kendi çırılçıplak hakikatidir.

Göğüs kafesinin hemen altında, nefes borusuna teğet geçen o ince sızıyı tarif etmekle başlamalı belki de. Elle tutulamaz ama ağırlığı tonlarcadır. Sabah uyanır uyanmaz yastığının yanında bulduğun, gün boyu ceketinin iç cebinde taşıdığın, gece olunca yine başucuna bıraktığın o görünmez kurşun külçesi…

​İşte o mahzende, dilin hemen altında saklanan bir kor ateştir bu.

Sahibini yakar ama aynı zamanda pişirir. Ham demir nasıl ateşte dövülerek çeliğe dönüşürse, insan ruhu da içinde taşıdığı o konuşulmamış yüklerin ağırlığı altında ezilerek şekil alır, “kıvam” bulur. Modern dünyanın gevezeliği içinde sükûtu kuşanmak, akıntıya karşı kürek çekmek değil, nehrin yatağını değiştirecek kadar güçlü bir irade beyanıdır. Bir odanın kapısını içeriden kilitlemekle, bir hakikati kalbin en derin hücresine kilitlemek arasında sadece “niyet” farkı vardır. İkisi de dışarıdaki gürültüden, içerideki cevheri koruma çabasıdır. Çünkü biliriz ki; bazı tohumlar gün ışığına çıktığında değil, sadece toprağın karanlığında ve sessizliğinde filizlenir.

İnsanın iç coğrafyası, keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir kıta gibidir. Tasavvuf erbabı, insanın bu iç mahremiyetini “kalbin odaları”yla anlatır. Her oda, kişinin kendi iç yolculuğunda (seyr-i sülûk) geçtiği bir duraktır; kimi odaların kapısı açıktır, kimi kilitlidir, kimi ise ancak sabırla, zamanla, ilim ve hikmetle aralanır. Bu odalarda insan, çoğu zaman kendiyle karşılaşır. Ne bir kelimeye gerek vardır ne de yüksek bir sese; kalbin dili, sessizliğin içinden konuşur. İşte o sessiz odalarda muhafaza edilen emanetler, insanın manevi mimarisinin sütunlarıdır. Eğer o odaların kapıları ulu orta açılırsa, cereyan yapar; ruh üşür, mana hastalanır ve şahsiyet dediğimiz o bina çatırdamaya başlar.

Bu tehlikeyi asırlar öncesinden gören Huccetü’l-İslam İmam Gazali, insan ruhunun anatomisini çıkardığı eserlerinde, dilin ve sözün bu tahrip edici gücüne özellikle dikkat çeker. O, “Dilin Afetleri”ni sayarken; ifşayı, gıybeti ve malayaniyi (boş sözü) kalbi öldüren zehirler olarak niteler. Gazali’ye göre dil, “Cirmi (hacmi) küçük ama cürmü (suçu) büyük” bir organdır. Bedendeki diğer uzuvların sınırları bellidir; göz her şeyi görmez, kulak her şeyi duymaz ama dilin sahası sınırsızdır. O, hayrı da şerri de, hakkı da batılı da konuşabilir. İşte bu sınırsızlık, büyük bir imtihanı beraberinde getirir. Bir hakikati ifşa etmek, Gazali’nin penceresinden bakıldığında sadece bir “boşboğazlık” değil, aynı zamanda kalpteki “emanet” ahlakına bir ihanettir.

Zira söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.

Ancak yaşadığımız çağ, bu kadim “hıfz” (koruma) ahlakını, vitrinlerin şeffaflığına kurban etmiştir. Artık sadırlar (göğüsler), kilit tutmayan kapılar gibidir. Zihinler, camdan duvarlarla örülüdür; her duygu sergilenmek, her düşünce anında teşhir edilmek zorundaymış gibi bir yanılgı hüküm sürmektedir. Acı bile, dijital ekranlarda “beğeni” almak uğruna vitrine konulan bir metaya dönüşmüştür.

Mahremiyetin o efsunlu perdesi yırtılmış, “içerisi” ve “dışarısı” arasındaki o kutlu sınır silinmiştir. Oysa giz, bir evin tülleri gibidir; hem içerideki ışığı yumuşatır hem de dışarıdaki meraklı gözlerin ocağın mahremine sızmasını engeller. Bugünün insanı, iç dünyasını bir pazar yeri gibi gürültülü ve kalabalık hâle getirmiştir. Kimse, dilinin altında bir “çakıl taşı” taşımaya tahammül edememektedir. Sözün şehveti, sükûtun hikmetine galip gelmekte; insanlar bildiklerini, duyduklarını ve hatta sadece zannettiklerini bir an bile bekletmeden tedavüle sokmaktadır. Bu hâl, sadece sosyal bir gevezelik değil, aynı zamanda ontolojik bir yarılmadır. İnsan, kendi derinliğini kendi elleriyle sığlaştırmaktadır.

Bu hâl, manevi bir kan kaybıdır. Zira konuşulan her mahrem, sahibinin ruhundan kopan bir parçadır ve havaya karışan o parça, bir daha asla yerine konulamaz. ​İslami tasavvurun “emanet” bilinci, bu konuya bakışımızın nirengi noktasıdır. Dağların taşımaktan çekindiği o büyük emanetin bir cüzü de, kardeşinin haysiyetini kendi haysiyeti bilip susabilmektir. Bir dostun mahcup bakışlarla size uzattığı bir itirafı veya şahit olduğunuz bir kusuru saklamak; Allah’ın “Settar” (ayıpları örten) isminin yeryüzündeki gölgesi olmaktır. İnsan, kendi aynasına baktığında gördüğü lekeleri silmekle meşgul olmalı, başkasının camındaki tozu parmağıyla işaret etmemelidir. Sırdaş olmak, sadece duyduğunu unutmak değildir; duyduğunu göğsünde yumuşatmak, o ağırlığı karşıdaki kişi adına yüklenmektir. Bu yüzden eskiler, “Sözü saklamak, kerem sahibinin (cömert ve asil kişinin) işidir” demişlerdir. Kulağına dökülen her gizli hâl, aslında omuzlarına bırakılan bir dağdır. O dağı sarsmadan, dökmeden taşıyabilmek, “mürüvvet” ehli olmanın nişanesidir.

Bu muhafaza ahlakı, İslam geleneğinde ve nübüvvet ikliminde derin bir köke sahiptir. Hz. Yakub’un (a.s.), Yusuf’unun kanlı gömleği kendisine getirildiğinde büründüğü o “güzel sabır” (Sabrun Cemil), aslında muazzam bir taşıyıcılıktır. Acısını, şüphesini ve hasretini “Ben hüznümü Allah’a arz ederim.” diyerek o iç kuyuda muhafaza etmiştir. O kuyu, Yusuf’un atıldığı kuyudan daha derindir.

Yine İslam tarihinin o vakur sayfalarında, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Sır Katibi” olarak bilinen Huzeyfe bin Yeman (r.a.) örneği, susmanın nasıl bir “devlet ve emniyet” meselesi olduğunu bizlere öğretir. Resûlullah, münafıkların isimlerini sadece ona fısıldamış ve o, bu ağır bilgiyi ömrünün sonuna kadar sadır sandığında mühürlü tutmuştur. Hz. Ömer (r.a.) gibi bir devin bile, “Ey Huzeyfe! Allah aşkına söyle, Resûlullah beni de o listede saydı mı?” diye endişeyle sorduğu o sahnede, Huzeyfe’nin sükûtu, konuşmaktan bin kat daha tesirlidir. Demek ki ketumiyet; bazen bir bireyin ayıbını örtmek, bazen de bir ümmetin selameti için dile kilit vurmaktır.

​Bu yükü taşımanın elbette bir bedeli vardır. 

O “bilinmezi” tutmak, avucunda kor bir ateş tutmak gibidir. Elin yanar, etin kavrulur ama o ateşi yere atamazsın. Atarsan bir yangın çıkacak, belki bir yuva yıkılacak, belki bir gönül viran olacaktır. Bu yüzden o acıyı yutkunursun. Boğazında düğümlenen, nefes boruna teğet geçen o ince sızıyı hissedersin. Bazen bir sofrada otururken, bazen dost meclisinde çaylar yudumlanırken kelimeler boğazına kadar yükselir. Tam o eşiğe, dişlerinle dudakların arasındaki o tehlikeli sınıra gelir. İşte o an, dilinin altındaki o taşı fark edersin. O taş oradadır; seni susmaya, yutkunmaya ve başını öne eğmeye zorlar. Bu susuş, acizliğin değil; “güçlü mümin” olmanın alametidir. 

Çünkü asıl kudret, anlatmaya muktedirken susabilmektedir.

Karşındaki sana şeffaf bir camdan bakarken, senin camının arkası cıvayla kaplıdır; o sadece kendini görür, sen ise arkadaki karanlığı ve o karanlıkta parlayan hakikati. Zamanla o saklanan şey, sahibinin etine kaynar. Artık bir yük değil, bir uzuv hâlini alır. Onu söküp atmak, derini yüzmekle eşdeğerdir. Korumak için harcadığın efor, seni yavaş yavaş kemiren tatlı bir yorgunluğa dönüşür. Ama yine de susarsın.

​Çünkü bilirsin ki; inciler sığ sularda ve dalgaların vurduğu kıyılarda değil, okyanusun en karanlık, en derin ve ulaşılmaz noktalarında, kilitli sedeflerin içinde saklıdır.

Zahirde suskunluk gibi görünen bu hâl, batında gürül gürül bir nehirdir. Konuşursan tükenir, susarsan derinleşirsin. Bendini yıkıp taşan su bulanıktır, ama yatağında sessizce akan su berraktır. İfşa etmek, barajın kapaklarını zamansız açıp suyu ziyan etmektir; susmak ise o suyun potansiyel enerjisini elektriğe, yani “nura” dönüştürmektir.

Hülasa; kilidi çevir ve anahtarı vicdanının en derin kuyusuna bırak. Dilinin altındaki o taşı sakın atma. Çünkü “sırların ortaya döküleceği gün” o terazi kurulduğunda; dünyada harcadığın bütün parlak kelimelerden, mühürlü tuttuğun bu sükût daha ağır çekecektir. 

 

Zaman geçtikçe insan fark eder:

Sükût yalnızlık değil, bir terbiyedir.

Bir vazgeçiş değil, bir seçiştir.

Mahcubiyet değil, bilgeliktir.

 

Ve bazen dünyaya söylenecek en gürültülü söz, hiç söylenmemiş olandır.

 

Sayı: Sayı 16

Kategori: Deneme

Yazar: Esmanur Yetkin