Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Şşşşttt!

“Bu bir tutanaktır, hikâye değil.”

Burası ne bir kütüphaneydi ne bir kafe. Burası Eyyub Efendi’nin dedelerinden, Osmanlı döneminden kalan köşküydü. Eyyub Efendi “anlat bize içinde koşan atların hangi koşudan kaçtıklarını” diyerek sözü, söz meclisinin gençlerinden Elya Hanım’a verdi:

Öncelikle burada bulunan herkese teşekkür ediyorum. Kısık sesli mücadelemizin bir gün gür bir sese, bir çığlığa dönüşeceği günü iple çekiyorum, dedi Elya Hanım, mikrofonsuz, soprano sesiyle. 

Ardından devam etti:

– Sistem hiçbir zaman bir şeyi tamamen yasaklamaz. İstese kökten çözebilir ama yapmaz. Denetçilerin koşturabileceği bir alan bırakır. Gözetlemek ister. Takip etmek. Bundan haz alır belki, ya da bunu yapmazsa denetlemezse yani belki de sistem var olamaz. İşte böyle başladı hikâyemiz. Olanları size konuşarak anlatacağım. Kaçak göçek. Hikâye anlatmak bir tebliğdir artık bizim için. Duyanlar duymayanlara aktarmalı. Çünkü kayda geçmeyeceğiz. Matbaaya uğramayacak kelimelerimiz. Baskılanamayacaklar yani. Bazı komple teorileri böyle giderse sistemin konuşmayı bile yasaklayacağını söylüyor. Konuşma ehliyeti diye bir şey çıkaracaklar diyorlar. Kim bilir. Biz şimdi hep yaptığımız şeyi yapacağız. İşimize bakacağız.

Güftelerin bile yasaklandığı bir vakitti. Sadece enstrümantal müzik serbestti. Dünyayı sayısalcılar yönetir fakat asıl yönetenler sözelcilerdir, diye bir atasözümüz vardı. Bunu babaannemden duydum. Biliyorsunuz başka türlüsü imkânsız. Bir yerde yazmadığı için kayda geçmediği için bir hükmü yok bu sözün. Ve bu sözü bir sonraki nesle asla aktaramayacağız. Belki yazıya geçirip ders kitaplarına koyabiliriz ama gündelik dilde bunlar asla tekrarlanamayacağı, dolaşıma giremeyeceği için neredeyse imkânsız bir durum.

Neyse başa dönersek; evet, 2050’de artık dünyayı sözelciler gizliden değil bizzat yönetmeye başladı. Sözün gücünü en iyi onlar biliyordu. Savaşların iki dudak arasında çıkan sözcüklerle başladığını, herkesin kendini bir tarihe, bir hikâyeye yaslayarak sistemde var olduğunu çözmüşlerdi. O zaman bu sadece sistem yöneticilerine has olmalıydı. Bu yüzden yasakladılar sözlü kültürü. Her şey yazılı olmalıydı ki denetlensin. Hatırlarsanız babalarınızdan duymuşsunuzdur en çok maliyeciler her şeyi yazıya dökmekle mükelleftir. Hepimiz hayatımızın maliyetini, tüm öz yaşam öykümüzü kâğıtlara hapsettik. Bizden bunu beklediler. İlk girişimleri şehir merkezlerine devasa kütüphaneler kurmak oldu. İlk kural belliydi: Sessiz olun! Yıllardır süregelen sözlü okuma kültürümüzü elimizden alıp toprağa gömdüler. Bir kitap hakkında mütalaa etmek, tartışmak, karşılıklı sohbet engellendi. İçimizden okumayı dayattılar bize. Kimse fikir teatisinde bulunamadı çünkü sonu illaki şeye varacaktı… Şeye… Immm… Anlatmaya! Her yerdeler. Sessizlik Denetçileri, özellikle ııılamacılar, birisi ııı deyip bir şey anlatmaya kalksa hemen tepesinde bittiler. Eli sopalılar, silahlılar. Silahlar, sözlerin yerini aldı. Sözün gücünden silahın gücüne evrildi sistem. Burada ise iş başka türlü ilerleyecek. Matbaa yok. Yazıcı yok. Fotokopi yok. Sadece hayal gücümüz, geçmişimiz ve hikâyelerimiz var. 

Burası sizin bize anlattığınız Daru’l Erkam’a benziyor Eyyub Efendi, dedi meclisten biri coşkuyla.

Çok affedersiniz efendim, isminizi bağışlar mısınız?

Baransel, efendim.

İşte, bu bile her şeyi açıklıyor dostlar. Sistem ilk telmihi yasakladı. Anıştırmayı yani. 2050 kuşağı için bu geçerli tabii. Ben daha eskilerden olduğum için bana müdahil olamadı. Ne alakası var diyeceksiniz. Mesela bu da yasaktır. Bir şeyin tarihini aktarmak sözlü olarak. Dedikodu bile yasaktır. Çünkü orada da bir şeyler anlatılır, nefeslenip kahvesinden bir yudum aldı Eyyub Efendi: Efendim, geçmiş zamandı. Bir sabah eli silahlı Sessizlik Neferleri tek tek evleri dolaşıp bir hikâyesi olan isimleri, tarihten birini anıştıran isimleri kısacası neredeyse tüm isimleri değiştirip yerine pek bir anlamı olmayan, anlamı ancak bir nesne anlatısı olan isimler verdiler insanlara. Bu biraz dedemin dedesinin zamanındaki Soyadı Kanunu vakasını anıştırır fakat sizi boğmak istemiyorum sevgili dostlar…

Allah’ım ne çok hikâye var! diye neredeyse inledi meclisin müdavimlerinden biri. 

Büyük büyük büyük kısacası çok büyük bayağı bir büyük dedem Eyyub Efendi, yılların kârîsi, bugünleri görse ne kadar sevinirdi, dedi Eyyub Efendi gururla.

Yeni müdavimler ortaya geldiler. Sedirlerin ortasındaki büyükçe mindere çöktüler. Birisi heyecandan güm güm atan kalbine elini koymuş derin nefesler alıyordu. Biri nereden öğrendiyse ses açma egzersizi yapıyordu. Kolay değildi neticede. Doğduklarından beri yapmadıkları bir şey yapacaklardı. Birine bir şeyi konuşarak anlatacak, aktaracaklardı. Kekelemekten korkuyorlardı. 

Kalbini tutmakta olan söz aldı. 

İsmim Utkan arkadaşlar. Eski edebiyat öğretmeniyim. Biliyorsunuz sistem 2074 yılında… Öhöm öhüm... boğazını temizledi. Ay, çok özür dilerim alışık değiliz malumunuz. Dilerseniz bu konuyu yazarak anlatıp her birinize çıktısını dağıtabilirim...

Çıktıyı nereden alacaksınız? dedi Elya Hanım istihzayla. Bu köşkte yazıcı bulunmamaktadır.

İlla nöbetçi bir yazıcı bulunur efendim. İki yıl önce kız arkadaşıma evlilik teklifi ederken nöbetçi yazıcıdan beş yıldır yaşadıklarımızı anlattığım bir metin yazmıştım…

Gülümsedi Elya Hanım. İşte böyle… Sözle aktarmaya başladınız. Devam edin lütfen…Kız arkadaşınız o sırada ne giyiniyordu, hava nasıldı? Nasıl bir tepki verdi?

Şey… diye yutkundu. İhraç edilmiş bir edebiyat öğretmeni olduğu için anlatmaktan çok korkuyordu. Herkes bunun farkındaydı, kimse gülmüyordu, alay etmiyordu. Herkes başlangıçta böyle korkak ve kekemeydi. Üzerinde kırmızı bir kazak vardı, saçları omuzlarından dökülüyordu… Şimdi anladım, sessizce okuduğum romanlardaki gibi yapacağım… Evet evet yapabilirim.” Alnından boşanan terleri mendiliyle sildi. “Çok güzeldi ve gözleri çipil çipil ne yapacağımı bekliyordu. Koşarak nöbetçi yazıcıya uğradım. Orada her şeyi yazdım, koşarak dönüp kâğıdı eline tutuşturdum. Eski zamanlardaki gibi ama yakın mesafeden bir mektup almıştı. Heyecanla içinden okudu. Sonra bana baktı gözlerini kâğıttan kaldırıp. Kocaman sarıldı. Kâğıdı yırt— bu anlattıklarımız aramızda değil mi çünkü aslında suç işledim de ben o sırada…

Devam edin Utkan Bey. Burada suç sadece başkasını incitmekle olur, dedi Eyyub Efendi.

Heyecanla derin bir nefes alıp devam etti Utkan Bey. Sonra kâğıdı yırtıp ondan bir yüzük yaptım. Parmağına taktım. Tekrar boynuma sarıldı. Hayatımın son günlerdeki en sahici duygularını yaşadım. Ama bu olayı ne aileme ne de arkadaşlarıma böyle…Ne bileyim işte. Böyle coşkuyla, kekeleyerek, gerektiğinde duraklayarak falan yani doğal bir şekilde anlatamamıştım. Teşekkür ederim her birinize. Böyle bir fırsatı sunduğunuz için…

Herkes sessizce Utkan Bey’e el salladı. Gülümseyerek o da elini salladı etrafında dönerek.  

Eyyub Efendi eline bir yazma eser aldı. Bu Dostoyevski’nin Yer Altından Notları‘nın elle yazılmış nüshasıydı. Derin bir nefes alıp besmele çekti. 

Arkadaşlar, lütfen tüm dikkatinizi buraya verin. Şimdi esas bir araya geliş amacımızı gerçekleştireceğiz. Sırayla bu eserden pasajlar okuyacağız.

O sırada diğerleri ne yapacak peki? dedi yeni gelenlerden biri.

Sesli okuyacağız. Her birimiz sırayla. O sırada diğerleri de okunanları dinleyecek dedi Elya Hanım bir kuralı belirterek.

Haa… tamam, dedi soruyu soran.

Tam sesli okumaya devam ediliyordu ki, silahımla bir el tavana ateş ederek okuma eylemini böldüm. 

Sessiz olun! Eller ağıza hemen! 

Herkes büyük bir suç işlemiş gibi elini ağzına götürdü.

Yalnızca birkaç eski müdavim ve Eyyub Efendi ve Elya Hanım olduğu haliyle kaldı.

İşte olay böyle gerçekleşti amirim. Valla bu insanlar kafayı yemiş. Yazılı ifademi imzalayıp size vereceğim hemen.

Sayı: Sayı 16

Kategori: Öykü

Yazar: Sena Alper