Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sisli Hayat Tasavvuru

-Muhammet Ali Ayçiçek Kardeşime İthafla-

 

Her göz hayata kendi penceresinden bakar. Her olay, her olgu, her manzara ona bakan gözlerin gördüğünü yansıtır, her birey kendi hayat tasavvuruyla anlamlandırır karşısına çıkanı. Farz edelim: Bir şehir, İstanbul.

Nedim bu şehir için “Bu şehr-i İstanbul ki bi misl ü behâdır. Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.” derken Tevfik Fikret, “Sis” adlı şiirinde hakkında hep övgülerle bahsedilen bu şehri aşağılamış, İstanbul’un kendi gözünde ne kadar kötü bir hâlde olduğunu ifade etmiş. Çünkü kendi penceresinden Aşiyan manzarasına rağmen pespaye görmüş bu şehri. Elbette belki benzer bakış açısına sahip olduğundan onun şiirini çok beğenenler olmuş. Örneğin son halife Abdülmecid Efendi “Sis” şiirini öyle beğenmiş olacak ki şiiri resmetmiş. Fakat bunun yanında Yahya Kemal, “Siste Söyleniş” adlı şiiriyle Tevfik Fikret’i eleştirmiş, bir İstanbul güzellemesi kaleme almış. 

Kimin eseri daha muteber görülmeli? Tevfik Fikret mi İstanbul’u eleştirmede haklı, Yahya Kemal mi övmekte? Yorum farklı olmalı. Her kişi kendi penceresinden bakıp bir cevap bulmalı. Zaten hayat da hep böyle işlemez mi? Bir şehre dahi her birey kendi bakışıyla anlam atfediyor. Hasılı hayat bizim onu algılama biçimimize göre şekilleniyor, İstanbul için dökülen sözler bile bunun bir ispatı aslında. Zira insan bir şeyler yaşıyor, bir şeyler görüyor, bakılan şeylerde her bakan için farklı duygular kıpraşıyor, farklı düşünceler zihinlerde yer değiştiriyor. Bu zaten en olası, en doğal şey fakat mevzu aynı insanın hayata hep aynı bakışla bakıyor olması. 

Tevfik Fikret’in İstanbul’u sisli görmesi de sorun değil, Nedim’in bütün acem mülkünü İstanbul’a feda etmesi de. Sorun Tevfik Fikret’in İstanbul’u hep karanlık ve sisli görmesinde. Yahya Kemal’in hep aynı romantizmle İstanbul’u seyretmesinde. Elbette onlar birer sanatçı ve yapılan sanat sanatçının genel bakışını yansıtabileceği gibi üretildiği anın hissiyatını da yansıtabilir. Dolayısıyla sanatçılar üzerinden yaptığımız girizgâhta mezkûr isimlerin tutumlarının sorun teşkil ettiğini ifade ederken temelde bu isimler yerine okurun kendi adını yerleştirmesini arzuladığımızı ifade etmekte yarar var.

Dolayısıyla az evvelki cümleyi yeniden kurgulayarak şöyle söyleyebiliriz: “Sorun Muhammed Ali’nin İstanbul’u sisli görmesi değil, Tarık’ın bütün acem mülkünü İstanbul’a feda etmesi de. Sorun bu şahsiyetlerin, İstanbul’u hep karanlık ve sisli görmesinde yahut hep aynı romantizmle bakmayı amaçlamasında…”

Yine eksik oldu. Şimdi İstanbul metaforunu atıp yerine yekpare hâliyle hayatı koyarak cümleyi yineleyelim… Zannediyorum şu hâlde sorunu tespit etmek daha mümkün hâle gelecektir. Mevzubahis sorun monotonluk ve monotonluğun oluşturduğu durağanlık. Bir kişi İstanbul’a her baktığında gördüğü ne kadar güzel olursa olsun hep aynı manzarayı temaşa ediyorsa bu durum onda bir sıkkınlığa ve getiri olarak da durağanlığa sebep olacaktır. Hayatın genel tasavvurunda da aynı mevzu geçerli esasında. İnsan hep farklı eylemleri de yapsa hep başka mekânlarda da bulunsa onun hayatı seyrettiği pencere aynı olduğu sürece içinde hep bir sıkılma hâli, isteksizlik ve bunalmışlık olacaktır. Çünkü insanın içinde bulunduğu mekândan ve yaptığı işten daha önemli olan neden bu hâlin içinde olduğudur. Bulunduğu durumun zihnindeki temayülü ve bulunuş biçimi kişinin esas mutluluk veya mutsuzluğunun kaynağıdır. Bunun yanında yapılan fiilin bilinçaltındaki amacının yetersizliği de anı yaşarken eksikliklere odaklanılması dolayısıyla hayatı yaşarken temelde hayatı kaçırmayı en nihayetinde monotonluk batağına düşüp sıkılmış ve ruhsal yorgunlukta olan bireylerin doğmasına sebebiyet verecektir. 

Elbette bu bahsettiklerimiz hayata hep aynı perspektiften bakmanın menfi getirileri. Fakat bu getirileri getirenin de bir getiricisi var onu irdeleyelim. Ezcümle sorumuz şu: “Hayata neden aynı perspektiften bakmaya mecbur kalıyoruz?”

Çünkü ne yazık ki günümüz dünyasında sanal mecralar ve insanı düşünmekten uzaklaştıran oyuncaklar yüzünden birey olarak birçoğumuz yaşamdan koptuk. Sanaldan emilen suni tatmin yaşadığımız hayatı izleme olanağını elimizden aldı. Hayat amacımız bir nevi dopamin salgılamak oldu. Kontrolsüz ve yüksek dozda haz, reel hayattaki diğer duyguların bizi tatmin edememesi sebebiyle yaşadığımız anlardan keyif alamama hastalığına düçar olmuştur. 

Hayatın odağında zevk almak konumlandırıldı ve hayata bakış açımız tatmin üzerine kuruldu. Dünyayı tek bir pencereden gözlemlemek ise hayatı daha sıkıcı hâle getirdi ve biz sıkıldıkça yeniden kontrolsüz dopamin duraklarına koşuverdik. Yani hayata tek bir açıdan, zevk almak için, bakmak hayatı sisli gösterdi bize. Bu sis ise kendi olmaktan sıkılan insanlar doğurdu. Başkası olmak isteyen, başkasının zihnine sahip olmak isteyen bireyler ortaya çıktı. Halbuki bu koca sorunun çözümü çok basit aslında. Tek gereken bakış açısını değiştirebilmek. Hayata her gün aynı pencereden bakmamak ilk adım. Bir gün Nedim gibi bir gün Tevfik Fikret gibi bakmak monotonluğu aşmaya yardımcı olacaktır. Üstelik farklı pencerelerden hayatı gözlemek süreç içerisinde kendi bakış açısına sahip olmak gibi muazzam bir getiri de sağlayacaktır. Başka biri olmayı düşlemek yerine başkalarının düş penceresinden manzaralar izlemek, başkasını taklit etmeye çalışmadan başkasının tasavvurundan gözlem yapmak belki biraz da hayatı tiyatrallaştırmak salt keyif duygusu değil diğer duyguları dorukta yaşamak için o duygunun hissedilmesi gerektiği an o duygunun getirisi olan bakışla izlemek hem monotonluğu unutturacak hem ufku genişletecek hem de beşerden insan konumuna bizleri yaklaştıracaktır. 




Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammet Berk Güldür