Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sırların Sırrı

 

Edebiyat dersinden yeni çıkmışlardı. Hocalarının derste işlediği bir şiir dikkatlerini çekmişti. Daha doğrusu şiirdeki “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardırdizesine odaklanmışlardı. Bu dize ne manaya geliyordu? Mehmet arkadaşına yönelerek dedi ki:

-Ne demek bu sırların sırrı, ben sana bir sır versem sırların sırrı olur mu Ahmet’im?

Ahmet sakin sakin düşünüyordu. “Ne diyor bu Mehmet, iyice kafayı yedi herhâlde” diyordu. Bazı şeylerden haberdar değildi galiba. Şiirde geçen sır doğa mıydı, ölüm müydü yoksa başka bir şey miydi? Bunu çözmeye çalışıyordu. 

Mehmet ısrarla konuşmayı sürdürüyordu:

-Sır diyorum Ahmet konuşsana, yine neye daldın gittin öyle, konuş be oğlum. Bak sen böyle sır gibi düşünüyorsun ya, gizliden de gizlisini bilen birisi var.

Ahmet ise ısrarla konuşmuyordu. Düşünmeye devam Ahmet diyordu kendi kendine. Sırlara ancak düşünerek erişilir diyordu. Bu şiiri yazan da bir sır saklamış bu dizenin ardına. Sır gibi olan suskunluğunu bir an bozdu ve ağzından şu kısa soru cümlesi çıkıverdi:

-Son dediklerin Kur’an’dan mı?

Mehmet afallamıştı bu soru cümlesi karşısında. Anlayamamıştı. Yolda yürüyorlardı. Liseden eve yaklaşık bir buçuk kilometre yol vardı. Bu yol hızlıca metro ile gidilebilirdi. Ancak iki arkadaş yürümeyi tercih ediyorlardı. Bu yolda daha çok konuşan Mehmet’ti. Ahmet ise yürürken düşünmeyi seviyordu. Yanından geçen insanlara, öylesine duran ağaçlara ve âdeta dünyayı kurtarmak gibi bir derdi varmışçasına hızlanan araçlara bakarak anlamaya çalışıyordu bir şeyleri. Bugün ise edebiyat dersinde hocasının bahsettiği şiirdeydi aklı. Ahmet’in “son dediklerin Kur’an’dan mı?” sorusunu anlamlandıramayan Mehmet, çaresizce bakışlarını yere indirmiş ve arkadaşının sahip olduğu bilgi ve akıl karşısında eziliyordu sanki. Ciddi bir hastalığın ağırlığı üzerine çökmüş gibi hissediyordu. Bu sebeple geçen haftaki cuma hutbesini zar zor hatırlayabilmişti. Aslında zar zor hatırlamasının sebebi sadece üzerindeki bu ciddi hastalık hissi değildi. Hutbeyi pür dikkat dinlememişti. Sonunda hutbede bahsedilen ayeti mealen hatırlamıştı. Neyse diyerek aklında kaldığı kadarıyla başladı konuşmaya:

-Ahmet’im geçen hafta cuma günü hoca bahsetmişti ya kıyamet günü sırların hepsi ortaya çıkacak diye, acaba sırların sırrını açacak anahtar kıyamet mi? 

Ahmet donakalmıştı. Mehmet her ne kadar ayeti tam hatırlayamasa da gerçekten inanılmaz bir şey söylemişti. Hatırlamaya çalıştığı ayet Târık suresinin 9. ve 10. ayetleriydi ve şu şekildeydi: “O gün bütün sırlar ortaya dökülecek; artık insanın ne bir gücü vardır ne de yardımcısı.” Ahmet’in bütün odağı dağılmıştı. Toparlamaya çalışıyordu. Bir yandan Mehmet’in bunu düşünmesi bir yandan da kıyametin gerçekten şiirde geçen sırra erişmek için gerekli anahtar olabilmesi ihtimali Ahmet’in düşüncelerini durma noktasına getirmişti. Ahmet sırların sırrını açan anahtarın kıyamet olup olamayacağını düşünmeye başladı. Eğer böyleyse bile bunun Mehmet gibi bir insana nasıl nasip olduğunu düşünmeye başlamıştı. Esasen Ahmet bütün bu olanlar sonrasında sırların sırrını açan anahtarın ne olduğunu tam olarak bulamamıştı. Kıyamet miydi? İslam mıydı? Tasavvuf mu? Yoksa Allah’a varmak mı? Ancak bir sırra vakıf olmuştu. Müslümanlar bilinçsizlik içinde bir bilince sahipti. Âdeta sırlar içinde yüzüyor ama sırları anlayamıyordu. 

İki arkadaş aynı sokakta oturuyorlardı. Ayrılma vakti geldiğinde Ahmet arkadaşının ilk sorusuna cevaben şunları söyledi: 

-Sen bana sırların sırrını verebilirsin ancak sen sırra vakıf olamazsın.

Yol boyunca sürekli konuşan Mehmet, Ahmet’in neden böyle bir şey dediğini dahi anlamamıştı. Bünyesinde var olan ama kendisinin ulaşamadığı sırlar bütünü neydi acaba?  İçinden Ahmet yine ne bilgece konuştu diye geçirdi. Bu sefer Mehmet bakışlarını indirir gibi duygularını yere indirmişti. Arkadaşına dönerek ancak şunları söyleyebildi:

-Allah’a emanet Ahmet’im…

 

Sayı: Sayı 16

Kategori: Öykü

Yazar: Necip Fazıl Akburakcı