Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sır

“Baktığım sensin; gördüğüm ben,” der Mevlânâ. 

Senlik ve benlik. Yaşamak ve ben olmak gayreti vermek hayatta. Kendin olmak, kendin kalabilmek ile kendinden geçebilmenin birbirine zıt gibi görünen aynılığı, bu âlemin anahtarıdır bu çağda. Bu çağ, modernliğin getirisi olarak insana ben olmanın değerini öğretir. Değerini yahut ‘eğer’ini de diyebiliriz. “Eğer insan ben olmanın değerini bilirse, kendi olmakla hakikate erişebilir” denir. Hangi hakikate? Modern kılıfların yaftaladığı değer sistemine? Eğri büğrü yollarda dimdik durma taklidi yaptıran sistemsel gerçekliklere? Gerçekliği hayale sığmayan politik realizme? Hangi hakikat insana benliğini şişirtip onu bencil hâle getirmekle “işte ben oldum” dedirtir insana? Hangi hakikat bakmakla, tüketmekle ve tükenmekle insana gerçek değerini hatırlatır? Nedir insanın gerçek değeri? Salt olarak insan olmanın ederi?

Verdiğimiz; varlık mücadelesi. Bizden alınanlar peki? 

Tanımlamalarımız ile bir hayat hikâyesi yazıyoruz kendimize. Mutluluğu ve mutsuzluğu öyle şartlıyoruz ki zihnimizde, tanımlamalarımıza uydurmaya çalışıyoruz yaşadıklarımızı. Oysa mutlu olmak zorunda mıyız ki? Mutlu olmak için mi geldik dünyaya? Sahi biz dünyaya niçin gelmiştik? Ekranlardan izlediğimiz mutlu yüzler ve kahkahalardan müteşekkil videoları kaydırmakla mutlu bir benlik yarışına giriyoruz her defasında. Benliğimizi, elimizdekileri, elimizdekilerle yapabildiklerimizi ve bize gösterilenler ile bunların uyumunu ölçüyoruz. Uyumlandırmaya uğraşıyoruz. Ekranda gezinen parmaklarımıza bilgiler kodlanıyor ve biz hakikati bu bilgilerden devşiriyoruz. Hakikatin gördüklerimizden ve bize gösterilenlerden ibaret olduğu yanılsamasına düşüyoruz. Her birimiz, sesimizin duyulduğuna inandığımız fakat boş yankının kulakları doldurmaktan öteye geçmediği, ruhumuzun boşaltıldığı mecralarda var olmaya çalışıyoruz. 

“Mutlu muyuz?” sorusuna gelinceye kadar, “var mıyız?” sorusuna yanıt arasak; kelimeler elimizde un ufak olup dağılıveriyor. Bu sorunun cevabı eksik ve defolu gibi duruyor zihnimizde. Zira varlığımızdan emin olamayışımızla birlikte bize varlık vaat edenlerin güdümüne girmekten geri durmuyoruz. Yaşantılarımız benzer, hedeflerimiz aynılaşmış, gülmelerimiz ve hüznümüz iç içe geçmiş; hem tek ve asil bir ruha sahip olmanın özgünlüğünü arıyoruz hem de tek ve asil olan ruhumuzu bize uzatılan boyalarla boyuyoruz.

Başkalarıyla rekabet ederek, eksik olduğumuzun bize hissettirildiği yerde koşmaya başlıyoruz. Kan ter içinde kalmak pahasına koşuyoruz, koşuyoruz. Koşmak insana verilmiş bir eylem gücüdür. Kısıtlı zamanımızda ve ömrümüzün kalan kısmında koşmak belki de en kıymetli eylemdir. Fakat nedenini bilmeden ve başkalarıyla girdiğimiz mücadeleden galip çıkabilmek zoruyla koşmaya çalışmak keskin çizgileri dişli sınırlardan oluşan meydanda durmaya benzer. Bize asıl durmamız gereken meydanı unutturacak güçte bir vehimdir. Ruhumuzun dünyaya geliş amacını baltalayan türde bir vehim.  Bu vehim insana nelere ihtiyacı olduğu sanrısını verir. İhtiyacımız olan gerçekten nedir? Varlığımızı hissedemiyor oluşumuzla mutlaklığı da hissedemiyoruz. Mutlaklığı ve mutluluğu aynı kapta eritiyor, kalıbına varlığımızı döküyoruz. Varlığımız eridikçe biz endişeleniyoruz.

Gövdemi âlemlere zerk ederek” der şair, zaten insan âlem değil midir? Var edenin eşsiz hakikati insan değil midir? Bunca hakikati içinde toplayan, tek bir duyusuyla ve tek bir veçhiyle değil, var olmanın hüviyetiyle mucizelere gebe olan insan âlem içre bir âlem değil midir? Konuştuklarımız, dinlediklerimiz, yazdıklarımız, nefesimiz ve yaşadıklarımız mutluluğun nakıs olduğu bu yerde hakikate mihmandarlık yapmak için varlar. Her şeyin merkezinde, yerli yerinde olduğu düşüncesi; acıların, aykırılıkların, hüznün ve kaybın da anlamını açıklar bize. Bitip gidecek olanın zamanını doldururken acıyan kalplerimiz, ruhlarımızı pişirir. Biz canımızın yandığı yerden ayağa kalktıkça dünyayı, insanı, âlemi, âlem içre âlemi, hastalıklarımızı ve kimsesizliğimizi tanırız.  Ve herkesin kader planında yalnızlığa ayrılmış bir yer vardır son perdede. Bu sebeple yalnızlığı tatmak, onu tercih etmek yahut ona mecbur olmak bizi, devrin sonundaki bize yaklaştırır. Nasıl ki âlem tüm ihtişamı ve güzelliği ile gözler önündedir insan da âlemin bir veçhi olarak güzelliği ve ona yansıyan hakikati vermekle yükümlüdür. Yalnızlığı tercih etmek, kabuğuna çekilmek âlemin bir hassasiyeti olmadığı gibi insanın da olamaz. 

Bizler gördüğümüz sen’deki ben’i keşfe çıkarken kâinatın dokusunu, ordusunu, içinde taşıdığı özü, başkasına yansıttığımız bizdeki gizi öğrenmeye çıkarız. Keşfettikçe açılan kapılar, keşfettikçe açılan ruhlar ve keşfettikçe açılan benliğimiz bizde olanı yansıttığımız ölçüde genişleyebilmekteler. Bize yansıtanı bulabildiğimizde bizden yansıyanı genişletebilir miyiz?

Sayı: Sayı 13

Kategori: Deneme

Yazar: Dilara Barut