Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sır ve Hayattaki Yeri

Sır nedir? Bu yanıtlanması güç bir sorudur. Ama sırrın ne olmadığını iyi bilirim. Sözgelimi Mevlana’nın dediği gibi “iki kişinin bildiği sır değildir”. Sır hayatımızın birçok yerinde karşımıza çıkar. Gündüzüm Seninle’de “Aşkını bir sır gibi / Senelerdir sakladım” der Ferdi Özbeğen. Hakikaten öyledir. Bazı aşklar yıllarca yürekte kalır, orada söner gider kireç gibi. Bazen söylemek istersin, varsın duysun dağlar taşlar dersin. Dilinin ucunda kalır o sırrın, dudakların arasından çıkamaz işte. Gönlünün her köşesinde bir “o” vardır, ama sır olarak kalır. Belki evlenirsin, çoluk çocuğa karışırsın. Fakat ölüm döşeğinde “o” yüreğindedir, tüm benliğiyle. Ama can verirken seninle beraber uçar gider bu sırrın. Bu ne kadar hazin bir acı, nasıl bir ızdırap anlatmak mümkün müdür? Bu örnekte aklıma evvela Raif Efendi gelir. Maria Puder’i yüreğinde taşımıştır senelerce. Ama ne zaman defterini başkasına verdi, artık sır olmaktan çıkmıştır bu derin aşk. Elbette sır yalnızca yürekler ile ölüp giden aşklar değildir. 

Bir de mahrem vardır, “mahrem” gizli manasına gelir. İnsanoğlunu hayvandan ayıran bir fark da mahreminin olması, yaşamının bir bölümünü kendine mahsus kılmasıdır. Sır denince hep akla kötü, menfi şeyler gelir genelde. Oysa mahrem, sırrın belki en güzidesidir. Ferdin mahremi olmalıdır, hakeza umumi bir mahremi de olmalıdır toplumun. Ha, bu demek değildir ki herkes birbirinden her şeyini saklasın ve adeta kapalı kutu gibi yaşayalım. Bilâkis, mahrem toplumu ıslah eden ve yaşanılabilir kılan bir kavramdır. Mahremi olmayan toplumlarda, pek çok olumsuz durum baş gösterebilir. Zira, mahrem bir toplumunun perdesidir. Bu perde, umumiyet ile bireyin saklaması gereken davranışları ayırır. Bir ev, bir bütün olarak güzeldir. Bu evin lavabosunun kapısını sökmek, kulağa saçma ve mantıksız gelir. Çünkü bu kapı, üstte bahsettiğimiz perde misali mahrem ile namahrem arasında bir ayraçtır. Mahremsiz toplum ise, kapısız lavabo gibidir. Kimse kapısız lavaboyu kullanmaz, aynı şekilde mahremsiz toplumlar rahatsızlık verir. Davranışı kötü kılan belki de eylemin bizatihi kendisinden ziyade mekânıdır. Herkesin içinde ayıp sayılan bir davranış doğru mekânda mecburiyet veya gereklilik olamaz mı? Mahremsiz toplumun kusurlu olacağı gibi mahremsiz birey de sağlıklı olmaz. Herkesin yüreğinin saklı köşelerine hapsettiği sırlarını, mahremini paylaşacağı bir sırdaşı olmalıdır. Bu gizli sırlara mahrem denildiği gibi bunun paylaşıldığı kişiye de, yani sırdaşa, mahrem denir. Şimdi Mevlana’nın iki kişinin bildiği sır değildir lafını bir kenara koyalım, hepimizin bir sırdaşı olması lüzumludur. Bir sırrımız vardır, gönlümüzde tutmaya artık kudretimiz kalmamıştır. Bu durumda artık içimizde tutarsak o kangren yüreğimizden tüm uzviyetimize yayılır. İşte biz bu sırrı kangrene çevirmeden önce bir yürekle daha paylaşmak ihtiyacı duyarız. İşte burada bizim mahremimiz, sırdaş karşımıza çıkar. Belki bir aşk maceramızdan, belki huzurumuzu kaçıran bir durum; mahiyeti ne olursa olsun bu sırdaşa açmak isteriz kalbimizin kapalı kapılarını. Sır da pek kıymetlidir, sırdaş da. Oysa ifrat ve tefrit daima kötüdür, itidalini yakalamak lazımdır. Herkesin tüm eylemlere sır gözüyle baktığı, en umumi eylemi bile saklayarak yaptığı bir toplumda ne olur peki? Gene sonuç hüsran ve hezimettir. Dolayısıyla sır, eğer faziletlerine vakıf olabilirsek bizi ayakta tutan bir erdem; aksi halde toplumun sonuna yol açan bir canavar olur. Sırların ucunda ise bir hakikat yatar. Burada bahsettiğim sır, ucunda ne olduğu bilinmeyen sırdır. Pekâlâ evrenin sırları, kainatın gizleri de çözüme ulaştırılmaya çalışılan bir bilinmezdir. Bu durumda karşımıza bilim ve din çıkar. Bu iki büyük ilmi birbirleri ile entegre biçimde kullanmamız halinde sırlar açığa kavuşur, hakikat adını alır. Bazı sırlar vardır ki, insanın irade ve zihni hiçbir surette sırrın ardındaki hakikati çıkarmaya mazhar olamaz. Sır öylesine geniş ve namütenahi bir mefhumdur ki, bireyin yüreğinden tutun da fezanın derinliklerine kadar rastlayabiliriz. Her ne olursa olsun, sır vazgeçilmez bir yere sahiptir. Uzun uzadıya bahsettiğimiz üzere içtimai boyutundan ferdî boyutuna, ilmî sırdan dinî sırra kadar envaiçeşiti karşımıza çıkar. Elbette lisana da bu yansımıştır. Dilimizde de sır ile ilgili bir çok deyiş bulunur. Mevlana’nın lafına benzer bir biçimde “sırrını açma dostuna, o da söyler dostuna” lafı yer edinmiştir. Neyse, artık lafa bir nokta koyalım. Şimdi sizler diğer sayfaya geçeceksiniz, ben ise sırra kadem basayım.

 

Sayı: Sayı 16

Kategori: Deneme

Yazar: Sedat Birol Demirer