Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sevme’nin Kabuğu

Neler oluyor? Nasıl oluyor? Hayatta olup bitenlerdeki payımız ne bizim? 

Üzerimiz örtülüyor. Yorgun ve yoğun gündemlerimiz değişiyor. İçimiz dışımıza taşıyor. Biz hayranlıkla ve hayretle yaşananları seyrediyoruz. Yoruluyor ve yoğruluyoruz zamanla. Yaşıyoruz ve yaş alıyoruz zamansızlıkla. Doğuyor veya doğuruluyoruz bize dokunanlarla. Üzerine giyindiğimiz hâl üzere nefes alıyor, o hâlin rengine bürünüyor, o rengin şeklini alıyoruz. O hâl üzere inşa olunurken haşroluyoruz. Toplanıyoruz ve toparlanıyoruz. Toparlanıyoruz ve gitmiyoruz. 

Duyduklarımız, gördüklerimiz, hislerimiz içimize dolup karışırken; silemediklerimiz, sulamadıklarımız, susamadıklarımızla konuşsak bile susuyoruz. Konuşamıyoruz kimi zaman. Konuştuklarımızla yazgımızı yazıyoruz. Sustuklarımızla yakınlaşıyoruz. 

Ah nasıl bir muammanın ortasında kalakalıyoruz da elimizdeki işaret taşlarını sağa sola saçıyoruz?

Paltolar giyiniyoruz. Bugün şık ve asil olanı, yarın tembel ve salaş olanı tercih ediyoruz. Ama her giyindiğimiz ile kendimizle bir kere daha tanış oluyoruz. Tanıştıkça taşıyoruz, anlaşıyoruz. İşte bu yüzden gitmeyişimiz. Gitmek anlaşamamanın esiridir. Anlaşamamak ve anlaşılamamak gitmenin akisleridir ve insan gitmeye önce kendinden başlar. Hayretle ve hayranlıkla olup biteni seyrettikçe, dünyanın dışından dünyamıza bakabildikçe, olayları biraz da akışından bağımsız görebildikçe dalgalarla mücadele etmek yerine dalgaların üstünde yüzebiliyoruz. Yüzdükçe suyun bedenimizle savaşına değil bizi yukarı kaldırışına şahitlik ediyoruz. Eksik ve enginiz. Tamamlanmaya çalışmak hasletimiz; palto giyinişimiz. Kendimize çeşitli sıfatlar yakıştırmalığımız, bir hâl ile bütünleşikliğimiz, ben şöyleyim diye başladığımız cümlelerimiz; paltomuz bizim. Hangisini yakın bulursak kendimize, o oluyoruz. Ama kendimize yakınlaşmak için kendimiz oluyor muyuz? Hayatta yaşamak paradoksta dönmek gibidir kimi zaman. Ve anahtar kelime ‘dönmek’tir çoğu zaman. Şairin de dediği gibi: 

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!”

Ve en küçük hücremizin atomundan galaksilerdeki gezegenlere kadar varlık dönmekle kaimdir. Her dönüş bir ilerleyiştir. İnsanın ilerleyişi, zamanın ilerleyişi, mekânın ilerisi. İnsanın ikincisi. İkinin ikincisi… 

Dönmeye müptela gezegenimiz de esasında bir paltodur. Dünya zamanın üzerinden geçmesiyle rengi soluklaşmış, üzerinde eskidiğinin alametleri farik şekilde belli olan eprimiş bir paltodur. Dünya bir paltodur ve insan kimi zaman dünyayı üzerine giyinir. İnsan dünyayı giyinmekle dünya gibi solgun ve yılgın görünebilir. Dünya gibi dağdağalı ve dargın olabilir. İnsan dünya oldukça dünya insanda büyür, büyür, büyür… Dünya insana sığar da insan dünyaya sığamaz olur. 

Hastalandığında tüm vücudun pay sahibi olduğu; eğer sağlıklı ise tüm vücuda bu iyilik hâlini yayabilen kalp organı da etimolojik olarak ‘dönen’ manasındadır. Kalp değişme, dönme ve tersine çevirme demektir. Ne tuhaf değil mi? Sevmelerimiz değişir, düşüncelerimiz değişir, isteklerimiz, hayalini kurduğumuz şeyler hatta birlikte hayal kurduğumuz insanlar dahi değişir. Çünkü biz bunları özünde değişimin yattığı içimizden bir parçayla gerçekleştiririz. Çok sevdiğimiz bir insanın sevgisini en içimizde hissederiz. Zaman geçer, günler değişir, canımız acır, kalp döner, sevginin binbir çeşit hâlini sevgisizliğin bir kısmını yaşayarak öğreniriz. 

Sevdiklerimizi neden severiz? Kimi zaman bizden bir parçayı onlarda, kimi zaman da onlardan bir parça sanki bizdeymiş gibi hissederiz. Sevmek tamamlanmaktır bir bakıma. Sevmek tutunmaktır, hayatın ipini tuttuğumuz taraftır. Sevgi tutkaldır. Eksik olan taraflarımızı sevdiklerimizle tamam eder, enginleşiriz. Çünkü her insan hikâyesi ve hakikatiyle dalınıp yüzülmeyi hak eden engin bir deniz gibidir. Fakat bazı denizler derindir; bazıları ise değil. Bazı yürekler geniştir, bazıları değil. Bazı hasletler aranandır, bazıları değil. Biz değiller ile asılların arasındaki seçimlerimizle biz oluruz. Ve dünya değillerle asılların mücadelesinin verildiği yerdir. Bir hâlin aslı ne kadar kuvvetliyse değil’i de o kadar varlığını gösterme telaşı içindedir. Sevdiklerimizle denenmemiz bu yüzdendir. Bir insanı ne kadar çok seversek onunla yaşadığımız depremler o kadar şiddetlidir. Bir şeyin aslına ulaşmak bedelini ödemekte, değil’ini reddetiğini ispat etmekte gizlidir. Mücadele budur. Buradaki rüknümüz kim olduğumuzu ve olacağımızı göstermektir. Tercihlerimizle inşa olunan benliğimizi tekliflerle yıkmamaktır. Dünyadaki alma verme dengesi, var olma mücadelesi, aslına talip olduğumuz şeye olan sadakatimizi gösterebilmemizde yatar. Sadakat yapabilecek olduğumuz hâlde yapmayı tercih etmediğimiz şeylerdir. Sadakat sarf etmekten çekinmediğimiz bir niyettir. Özümüzde saklı olan ve bizi insan yapandır. Hâllere ve şartlara göre değişmeyişimiz, kılıflara bürünmeyen cümlelerimiz,  şüphenin karışmadığı hâliyle kalbimizde biriktirdiklerimizdir.  İnsan olma hürriyeti sadakatimizde gizlidir. 

Sadakatimizi, sevgimizi, benliğimizi seçtiğimiz paltolar belirler. Birini sevmekle kalbimizdeki en özel paltoyu ona giydiririz. O paltonun üzerine oturmadığı hâllerde paltoda bir kusur ararız. Çünkü sevmekle karşımızdakinin eksiklerini tamamlamaya da razı olmuşuzdur. Sevdiğimiz kişi o kadar bütündür ki bizim için, zihnimiz onun boşluklarını tamamlamaya gönüllüdür. En özel olan paltoya yama yapmaktan bile çekinmeyiz. Kendimizden alır yine ona veririz. Sevmek biraz da yaşamakla yaşatmanın birbirine karıştığı, mavi ile yeşilin buluştuğu, göğün bitimindeki ufkun başlangıcına denk düşen denizin adıdır. Sevmek denizdir, sevilmek dalgadır.

Sayı: Sayı 15

Kategori: Deneme

Yazar: Dilara Barut