Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Ses, Ses Deneme 1,2,3…

Enes’in üstünden hiç çıkarmadığı o mavi yeleği olayım mı size? Ya da Hind’in tokası… Hani şu pembe çiçekli olan. Rim’in küpesi de olabilirim. Dedesi artık cebinde taşıyor, yani ‘taşıyordu’ demek daha doğru olur. Halid dedenin başına konan fosforlu muhabbet kuşu da olabilirim. Gerçi kuş dediğin fosforu ne bilsin? Onu en iyi savaş mağdurları bilir. Neyse, söyleyin haydi. Ne isterseniz o çıkar bu ceplerden. Ne vereyim ağabeylerime, ablalarıma?  Anlayacağınız kendimden başka bir şeyim yok ama kendim de çok geliyor bana bu sıralar. Sığamıyoruz âleme. Gerçi kim sığmış? 

−Kimse sığ değilmiş… Mış mış mış. Fasa fiso bu haberler Osmaan, fasa fisoo…

Aslına bakarsanız Osman kim, tanımıyorum. Hangi birini tanıyayım? İçimden de hiç gelmiyor sizinle konuşmak. Alıp başımı gitmek istiyorum desem, çok mu şey istemiş olurum? Zaten herkes kelle koltukta dolaşıyor. Anlaması zor, biliyorum. Ama herkes anladığını iddia ediyor. Bak bir kulak ver; biri daha Taksim’de aynı cümleyi kuruyor:

−Anlıyorum ama konuşamıyorum ağabey. 

Bu hikâyenin de kurgusu olmayıversin canım. Zira kurgular yeterince korkunç. Aynalara bakamaz hâle geldik. Kimseyle göz göze gelemez hâle. Aaa evet! Hale vardı bir tane. Hale: Bizim kolektif unutkanlığımızın mağrur bekçisi. Bir gün evini bombalamışlardı yine. O, yere savrulmuş japon balığını kurtarmaya çalışıyordu. Ne komik kızdı Hale. Bir görseydiniz, ağzı yüzü hep toz, toprak, kan olmuş. Yine de gitti buldu bir yerlerden paslı bir konserve kutusu. Önce su doldurdu sonra aldı koydu balığını içine. Kilometrelerce taşıdı elinde gideceği yere. Hem de o hâlde. Olacak iş miydi bu Hale’nin yaptığı da? Aaah ah! Hale’nin paslı konserve kutusuyla uğraştığı anı unutamıyorum. İnsanların trajedide gösterdiği o tuhaf zarafet var ya, tam da öyleydi. Hepimiz Hale’yi bilmiyormuş gibi bakardık yüzüne. Mazallah birimize bir allame- i cihanlık tevdi olur da bir şey yapmak zorunda kalırız diye ödümüz kopardı.

 

Hale bir yana, Enes başka bir yana. Bu dünyada kimler ölmüş kimler kala? 

Biliyor musunuz, Enes oruçlu gitti bu dünyadan. Hem de obez politikacılarla aynı dünyada yaşarken. Mikrofonu elinde açlıktan konuşamazken en az kendi kadar aç olan halkı “Devam et, sen bizim sesimizsin” diye onu cesaretlendiriyordu. Ben bunu yediremiyorum kendime. ‘Ye kürküm ye’ diyorum; o bile yemiyor. “Olur mu, yenilir yutulur şey değil bu,” diyor. 

Haklı. Ne diyeyim? Ben de bazen susmak istiyorum.  Silmek; anılarımı, taşıdıklarımı. Ama silmek burada bir temizlik değil bir lüks.Kim unuttuysa o kazandı dünyayı.

Şimdi bana soruyorsunuz: “Peki ne diye hâlâ anlatıyorsun?

Dedim ya unutan kazandı dünyayı diye. Benim dünyayı kazanmak gibi bir derdim yok -aman Allah esirgesin! 

Ben unutamıyorum. Hale’nin balığı hâlâ yüzüyor bende. Dedesinin sözleri Rim’in kulağında küpe. Bir de Enes’in mavi yeleği var ya. Bana emanet etti onu giderken. Artık ben giyiyorum. Rengi soldu ama kokusu duruyor. 

Zaten ne kaldı ki? Her şey birbirinin aynısı. Yollar bile üst üste. Kimin nerede durduğu anlaşılmıyor. Geçen gün sırf bu yüzden bizim mahallede kavga çıktı yine. Siyahı beyazı, sarıklısı şapkalısı birbirine girdi. Şapkalısı demişken Türk Dil Kurumu da hâlâ şapkayı tartışadursun, millet birbirini boğazlıyor.

−Efendim ben yalnızca geçiyordum buradan, sonra ne olduğunu anlamadan hengâmenin içinde buldum kendimi. Canımı zor kurtardım bu azgın kalabalıktan. Hatta bakın ayakkabımın tekini çalmışlar.

Bak aklıma bir şey gelmişti yine, tutamadım gitti. Onu da söyleyecektim  ama unuttuğuma göre…

Aman dur tamam hatırladım. Ne demişti şair bir gün Sitare’ye: “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum, gözlerin mi daha sıcak gülüyor yoksa dudakların mı anlayamıyorum.” Aaah ah! Şimdi Sitareler’i ara ki bulasın. Bulamazsın. Neyse dostlar, benden bu kadar. Çok bile anlattım üstümdeki ‘modern depression’a göre. 

−Şak! Kestik. Tamamdır arkadaşlar. Herkesin eline sağlık.

 

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Melike Nur Coşkun