Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Şehirlerin Daniskası

Tevafukların ve tezatlıkların neşvü nema bulduğu şehirdir İstanbul. Ve aynı zamanda tüm bu zıtlıklar çerçevesinde insanın ulaşmak istediği kemal mertebesinin en ideal şehridir. Şehirler; insan, tabiat ve medeniyet üçgeninde uyumlu bir şekilde inşa edilerek, insanın “ortak iyi” üzerine daha tertipli bir gayrete yoğunlaşmasına zemin hazırlamıştır. Buradan hareketle, Farabi’nin el-Medinetü’l-Fazıla kitabına ve onun şehir hakkında düşüncesine değinmek gerekir. Farabi’ye göre erdemli şehir “ortak iyi” üzere hareket etmelidir ki gerçek saadete ulaşılabilsin. Tabiat, insan ve medeniyetin insicamı çok kültürlülüğü ve tüm farklılıklarla birlikte yaşama gayesine imkân tanımıştır. Bu noktada Molla Sadra demektedir ki: “Şehirli insan tabiatı gereği hayatını ancak şehirleşerek, diğer insanlarla bir araya gelerek ve yardımlaşarak tanzim edebilir. Zira onun türü tek bir şahsa münhasır değildir. Üstelik insanın tek başına kalarak var olması da mümkün değildir. Bu yüzden insanların sayısı artmış insan ve toplulukları farklılaşmıştır.” Bu hakikatin bir izdüşümü olarak İstanbul, çok kültürlü yaşamın neşet ettiği ender rastlanılan bir insanlık mirası ve estetik bir şahikadır. Tarih boyunca; Roma, Bizans ve Osmanlı’nın şekillendirdiği bu nadide şehir, pek çok medeniyetin ve devletin arzuladığı bir payitaht olmanın ötesinde, insanlığın ortak abidevi şehridir. Sultan Fatih, İstanbul’un fethini salt bir toprak kazanımı veya ekonomik-politik bir gerekçe olarak görmüyordu. Aslında iki farklı medeniyetin karşılaşmasını ve tüm birikimleriyle mezcolunmasına gayret etmiş ve bu misyonu muzaffer bir şekilde başarmıştır. Böylece İstanbul, sadece hadis-i kutsiye mazhar olmamış aynı zamanda “Doğu’nun ve Batı’nın Rabbi O’dur” ayetinin tecellisine de mazhar olmuştur. Fetihle birlikte, sadece bir toprak parçası olmaktan azade olan bu şehir, kemalat şehri hâline gelmiştir. Böylece her bir farklı sesi resmen bir müşterek besteye dönüştürerek, kesrette vahdet ilkesinin timsali olmuştur. Fakat böylesine mükemmel tezyinatı ruhunda barındıran bu aziz şehre; emanet, ibret ve himaye nazarıyla bakmayı peyderpey unutmaktayız. Oysaki her gün yanından geçip, gittiğimiz beli bükük ihtiyar ağaçlar ve maziye şahit taşlar, bize bu şehri anlamlandırmamız için birer vasiyet gibidir. Öyle ki anlam yitimi ve “ortak ilgisizlik” pandemisinin gittikçe yaygınlaşmaya başladığı bu zamanlarda insanlar; bunca hengâme arasında biraz durup, şehri anlama ve düşünme iştiyakından isteksiz kalmaları veyahut mahrum bırakılmalarından muzdarip durumdadır. Çünkü bu durum insanı sadece mekânın bir yabancısı değil, aynı zamanda kendi hakikatinin de yabancısı derecesine düşürmüştür. Buna binaen merhum Akif Emre İstanbul’u anlamlandırma üzerine verdiği örnekte iki tür sınıflandırma yapmaktadır; “İstanbul’da yaşamak ve İstanbul’u yaşamak.”. Şerh düşmek gerekir ki İstanbul’da yaşayanlar; iş imkânları, konforu veya trafiğiyle hemhâldir. Artık şehir bir dekor ve tüketim nesnesidir. Çünkü kişi tıpkı bir kullanıcı gibidir, ne İstanbul ile muhatap olur ne de İstanbul kişiyle muhataptır. İstanbul’u yaşayanlar ise şehrin ruhunda ki o ilahi nizamı ve vecdi tatmış, bir medeniyetin emanetini üstlenmiş ve bu uğurda kendi hakikat yolculuğunun bir öznesi olduğunu bu aziz şehrin vesilesiyle kavramıştır. Velhasıl, İstanbul’u anlamak bir nasip meselesidir.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Hikmet Şeyhanlıoğlu