Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sâyende

Gölgeleri yeterince övmüyorsunuz. Bir yaz sıcağında güneş tam tepenizdeyken hani otobüs beklerken çabucak sığındığınız bir ağaç gölgesine bile şükretmiyorsunuz. 

Utanmıyorsunuz gölgenizden. Onu yaptığınız her işe şahit tuttuğunuzu unutuyorsunuz. Karanlık bir gecede etrafta kimsecikler, mobeseler bile yokken bir adam bir küçük kızı taciz ederken sokak lambasının ışığında uzayan gölgesinin ifadesini, polisler almayı akıl edemiyor. 

Fark etmiyorsunuz bile gölgenizi. İnsanoğlu, gölgeler dünyasını sezemiyor. Yalnızca şairler, ressamlar, fotoğrafçılar önemsiyorlar. Ne zaman uzar ne zaman kısalırız. Ne yana yatar, uzanırız. Bunun ilmi yok sizde. 

Sense Sevgilim, küçücük ellerinle bir sandalye gölgesiyle konuşmaya başlayarak keşfetmiştin beni. O günden sonra önce dost sonra ne bileyim işte bilirsin. 

Neyse ne diyordum? Işık yine kaydı, lafımı unuttum. 

Belki de ellerin, dillerin ve dahi tüm organların konuşacağı, aleyhinize veya lehinize şahitlik edeceği O gün’de gölgeler, bütün olup biteni anlatacak. Ayağınızın altından başınıza doğru uzayan gölgelerinizin dilini çözecek Çalap ve işte o zaman bizim sıramız gelecek. Bir ömür sizin yaptıklarınızla utançla küçülen ve siz mutlu oldukça bazen sizin boyunuzu bile aşan gölgelerin.. 

Sevgilim… Seninle birlikte büyümek, yürümek, zorda kaldığında sana fısıldamak güzeldi. Fakat görüyorum ki artık elle tutulur bir yâr diledin kendine. Çünkü beni saramaz, koklayamazsın. Bu yüzden gitmeliyim artık. Beni ne güneşin alnında ne sokak lambalarında ne de kendi başına odanda yaktığın o tatlı kokulu mumlarda ara.

Hoşça bak zatına.

Gölgen

 

Evde ışıklar kesilince bir tiyatro başlardı küçükken. Cılız mumların ışıttığı en büyük duvarımıza bakardı babam. Gölge kuşlarını ilk orada gördüm. Duvar bizim gökyüzümüz, yaylamız, sokağımız olurdu. Babam baş parmaklarını çaprazlayarak birbirine kenetler ellerini aşağı yukarı çırpardı. “Bak kızım,” derdi. Bunu üçüncü elektrik kesintisinde falan çözdüm. Ben büyülenmiş gibi duvardaki güvercine bakardım. O geceden sonra bir daha gölgelerden korkmadım. Sonraları ustalaştı hatta ben de köpek bilenem yapabiliyordum yaaa. 

Geceleri eşyaların gölgeleri bir heyula gibi çökerdi duvara. Sadece saf karanlığı isterdim; ama annem inatla küçük de olsa bir ışık, şu prize takılanlardan, sıkıştırırdı bir yerlere.

İnsan diyorum ya, şu insan denen bilmece mi, bela mı, artık neyse bir şeyden çok korkmamalı. Bir şeyden çok korkup da ona bütün kendi bulduğu anlamları yüklememeli. Sonra o şey âlimallah gerçekten korkulacak bir şey oluveriyor. 

Bir gece dolabın üstündeki sandalye gölgesi gıcırdadı. Korkudan yüreğim yarıldı. Bu eşyaların dilinde “Merhaba” demekmiş. Muz sesleri dermiş insanlar eşyaların kendi kendilerine çıkardıkları gıcırtıya. Yo… Bu öyle değildi. Tanıdık ama bir yandan da ürpertici bir dildi. 

Yavaşça, sanki fark edilmek istemiyor gibi doğruldum yatakta. Hayır, tabii ki de annemin yanına falan koşmadım. Prizdeki lambanın aydınlattığı karşıki duvara odaklandım. Kollarımı kaldırdım. Duvara bir kuş kondurdum, kanatlarıyla özgürce uçan. 

Bunu gören sandalye gölgesi kıkırdamaya başladı. Kıkırdamak her dilde aynıydı aşağı yukarı demek. 

Ben sizden korkmuyorum ki artık.” dedim fısıltılı bir kıkırtıyla. 

İşte böyle başladı dostluğumuz. Her an yanımda olan sadece karanlıkta değil cılız da olsa mutlaka bir ışıkta var olan sen sevgili dostum? 

Neredesin? 

Çocukken uydurduğum o şarkı dudaklarımda:

 Gölge gölge sen neredesin?

Sen kökünü tanır, bilirdin. Ya güneşten ya elektrikten her eşyanın dibinden biter, başımızı uzatırız göğe derdin. Beni en çok bu kendinden emin oluşun etkilemişti. 

Hatırlıyor musun, tam o işi kabul edecektim. Ama içim gıdıklanıyordu. Eğer mevzubahis bakmakla yükümlü olduğum annem ve kardeşim olmasaydı sözünü dinlerdim. Seni biliyorum… Siz gölgeler Kızılderililer gibisiniz. Çok konuşmayı sevmiyorsunuz. Gölgeler dünyasında, sadece çok kritik anlarda konuşuyorsunuz. 

Ben imzayı atarken iş sözleşmesine tepedeki binlerce floresandan fırsat bulup bir aralık güç bela belirmiş, kan ter içinde bir sesle “Yapma!” demiştin. “Girme bu gökdelene.

 İmzalamıştım ilk defa seni düşünmeyip. Eve geçince mum ışığını yakınca karanlık odamda sessizce yanımda dikilmiştin. İşte o gün bizim aramızda zaten bir kopuş olmuştu Sevgilim. İtiraf edelim. 

İtiraf… 

19 yaşımdayken bir gece itiraf etmiştin beni sevdiğini. Fatih’in eski sokaklarından birindeydik. “İstanbul’un tadı gece çıkar,” demişti babam. “Karanlığa delen ışıklarıyla…” İşte bütün İstanbul damağımdaydı sen bana içini döktüğün zaman. Sarı ışıklı bir sokak lambasının altındaydık. “Seni seviyorum.” dediğin zaman etrafımızda dönmeye başlamış, dans etmiştik seninle. Senin boyun benden uzuncaydı. Kendime sarılmıştım, sen de bana sarılmıştın işte. 

Sevgilim, evlen deyip diyorlar. Adamlar çıkarıyorlar önüme. Ben reddettim ilk; ama artık çok dikkat çekiyor. Senin gibi beni benden iyi tanıyan, her hareketime senkronize olmuş, boyu senin gibi uzun, kuvvetli, her müşkül durumumda beni dinleyip yol gösteren, üşüdüğümde titreyen birini bulabileceğime inancım yok. Ama mecburum. Seninleyken onlarla görüşmedim hiç, inan. Güneşin en tepede olduğu saati seçip tam güneş alnında oturdum onlarla. Gölgeye geçelim dediler, şiddetle karşı çıktım. Belki meczup bildiler beni, ama meğerse sen zaten her şeyin farkındaymışsın. 

Bir adam çıktı karşıma. Annemin kavvam erkek dediğinden. Sanki beni belimden tutup bir elini havaya kaldırarak göklere uçuracakmış gibi hissettirdi. 

Sana yalan söylemeyeceğim sevgilim. Dokunabileceğim, koklayabileceğim, sadece kritik anlarda değil uzun uzun muhabbet edebileceğim birini istedim. Şimdi istersen kına beni. İstersen terk et. Gölgesizlere kat beni. 

Ama ne olursun arada bir görün. Bir sevgili değil, gölgem olarak uzan ayaklarımın dibinden. Kendi iz düşümümü yollarda, eşyada görmedikçe sanki yokmuşum, var değilmişim gibi oluyor. N’olursun her insanınki gibi dilsiz bir anlaşma olsun aramızda. Uzan boylu boyunca hiç değilse cesedin olsun, görünsün bana. Gölgeni son kez uzat bana. İçinde sen varsın diye değil; ben hâlâ varım diye… 

Ayak ucumda bekleyen, 

Işıkta kaybolan,

Gölge gölge sen neredesin?

Sayı: Sayı 14

Kategori: Öykü

Yazar: Sena Alper