Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Sarmaşık

 “Kökleri cehenneme kadar uzanmayan bir ağacın dalları cennete yükselemez.” 

 Carl Gustav Jung

Düşünen ve arayan bir varlık olarak dünyaya gönderilen insan, âlemi ve âlemdekileri anlamak için girdiği anlam mücadelesinde bir düşünce bariyerine çarpar. Bu bariyer insanın zihin âleminin ta kendisidir. Doğru ve faydalı bir insan olmak yolundaki adımlar insanın varoluş sorularına cevaplardır; fakat insan tek tip soru sorup bundan doyum sağlayacak bir varlık değildir. İnsan duymaya ve doymaya aç, duyu organlarının iştihına duyarlı, içindeki karanlık tarafların seslerine bigâne kalamayan, soluk olan düşüncelerin aksine soluk kesen düş girdaplarına da sahip olandır. Bir bakıma insan çift taraflıdır. Esasen insan çok taraflıdır; fakat biz iki tarafıyla kifayet edecek olursak bir tarafı cennet ise diğer tarafı cehennemdir. Sartre, “Başkaları cehennemdir.” der. Hakikatte insanın kendisi cehennemdir. Düşünceleriyle kendini yakmayı başarabileceği gibi dilinin ucuna gelen kelimelerle yahut bakışlarındaki öldürme gücünü kullanma potansiyeliyle insan bir cehennemdir. İnsanın karanlık tarafı içinde sarmaşık gibi büyüyendir, sulandığı müddetçe.

İnsan çift taraflıdır cümlesinin, çeşitli yönlerden birçok anlama gelebileceği gibi, insanın içindeki ufka bakan aydınlığa ve dehlizlere açılan karanlığa denk düştüğünü de söyleyebiliriz. “İnsan bastırdığı ve özünde olduğunu inkâra giriştiği duygu, hâl ve davranışlarının esiridir.” der Jung. Ve bu karanlık bastırılan taraflara gölge ismini verir. Kişi kendinde görmek istemediği ve toplum tarafından uygun karşılanmayacağını bildiği duygu ve düşüncelerini içinde bir yerde ölüme terk edip yok saydığında; o düşünce ve duygular ölmezler, aksine varlık sahasına çıkmak için başkalarının davranışlarına verilen aşırı tepkiler olarak ortaya çıkarlar. Başkalarında fark ettiğimiz ve bizi çok fazla etkileyen, değiştirmek istediğimiz yahut tepki vermeden geçemediğimiz bazı hâller benliğimizin bastırdığımız taraflarıdır Jung’a göre.  Kendimize yakıştırmadığımız tüm davranışlar ve istenmeyen tüm duygular bir bakıma topluma servis ettiğimiz maskelerimizden oluşan vitrinlik hâlimizin arka bahçesidir. Bu da bizim gerçek benliğimizi ve bütünleşik olarak eksileri ve artılarıyla var olan içsel dinamiklerimizi yok saymamız demektir. Karanlık ve bulanık taraflar, toz pembe ve buğulu olmayan tarafların gücüne yeniktir. Onlar da güçlerini kanıtlamanın çeşitli yollarını ararlar insan ruhunda.

Bu bağlamda Jung, kişinin kendini açığa çıkarmasının karanlık taraflarını fark etmesi ve bunları yok saymadan yaşamına devam etmesiyle mümkün olduğundan bahseder. Hayat amacımızı bulmanın anahtarı, sadece ışığımızı değil, gölgemizi de kabul etmekten geçer. Gölge sadece bir yük değil aynı zamanda büyük bir potansiyel kaynağıdır. Gölgeyi büyük bir enerji boyutuna ulaştıran asıl şey, gölgenin varlığını kabul eden insanın bastırmayla ona akıtacağı gücü kendisine saklamasıdır. Bastırma, yok sayma, görmezden gelme insan ilişkilerinde olduğu kadar kişisel yaşantımızda ve benlik çatışmamızda da yer kaplayan ve bu kapladığı yer nispetinde zararı içinde taşıyan mekanizmalardır. 

Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” düsturu bu bağlamda içimizdeki göstermediğimiz gizli tarafların varlığına ve bu taraflarla girilen mücadelenin çatışmasına, sonuç olarak bu çatışmaların doğurduğu çelişkilere işaret eder. İnsan göründüğünün aksi olabileceği gibi gösterdiklerinin hepsi de değildir. Jung’un bahsettiği gölge kavramında insan bu karanlık taraflarını yadsımadığı müddetçe bunları alıp kendi potansiyelini açığa çıkaracağı anahtarlara dönüştürebilir.

Her insanın içinde sevdiklerini dahi yaralayacak güçte umarsız ve acımasız bir taraf vardır. Her insan anlaşılmaya muhtaç olduğu kadar anlatamadığı her şey için dış dünyayı yakıp yıkma gücünü de içinde barındırır. Sevmek ve sevilmek, saf ve temiz kaldığı müddetçe insanın içindeki cennetin tarhıdır. Yaratılışın başlangıcında açılan dünya defterinin ilk sayfaları kana boyanmıştır. Bu bakımdan insan hayatında açılan temiz sayfalara kanın, gözyaşının yahut insanın kötülüğünün emaresi gibi bir izin karışmaması pek gerçekçi değildir. Fakat ilk yaratılıştan itibaren insanın fıtratında bulunan bu handikap onun varlık amacına işaret eder. Zira başkalarından önce bizi yiyen içimizdeki kötülüğün zehri, insan fıtratına onu tanıyıp yönetecek hâle gelmesi ve onun kölesi değil efendisi olmaya çalışması bakımından gizlenmiştir. İyilik yapmak ve iyi olma gayretini sürdürmek, çetrefilli yolları insan kalarak yürümenin reçetesidir. Bu bakımdan kötülük içimizde koca bir ıssız ormanken yahut kökleri derinlerde ruhumuzu sarıp sarmalayan bir sarmaşıkken iyilik naraları atmak ve yıkmanın ve yakmanın kılçıksızlığının yanında; yeniden inşa etmenin zorluğunu hedeflemek, insanoğlunun hikâyesinde yazgısının en saygın parçasıdır.

Modern toplum, insana konfor hayatı vaat eder. Acının, zorluğun olmadığı bir yaşamı telkin eder. Çünkü insan bu çağda yaşamakla hayatın en iyisine, en konforlu eve, en rahat mobilyaya, en doyurucu işe ve her şeyin en güzeline sahip olma hakkını elinde tuttuğu zannıyla yol alır. Yaşamın temel dinamiklerini bu zan üzerine bina etmek günümüz toplumunda alışılagelmiş bir yaşam beklentisidir. Yaşamı her şeyin en iyisini hak ediyorum minvalinde kurgulamayan aklıselim diğer kişiler, yaşamdaki zorlukların hayatın tali yolları olduğuna ve hedefe giderken kestirmeler oluşturduğuna, bu kestirmelerde çiçek bahçelerine denk gelebileceğine dair beklentiler geliştirebilir. Hâlihazırda bu beklenti de bir zandır. Ve hayata iyimserlik gözlüğüyle baktıran bir zandır. Bu da bize verilen hayatı yorumlama şeklimiz ve umudu içimizde taşıma şevkimizle ilintilidir. Hayattaki zorluklar gibi içimizdeki zorluklar, yani gölgelerimiz, karanlık taraflarımız, engebelerimiz, boşluklarımız, girdaplarımız bizi bir dehlize sokup çıkarttığında oradan çıkıp serin bir ikindi vakti, yürür edasıyla insanlığımıza kaldığımız yerden devam edebilme hassasiyeti gösterebilmek asıl maharettir. Yakıp yıkmanın, gölgelere teslim olmanın, iki çift kelam ile karanlık taraflarımızdan dikili elbiselerle insanlara caka satmanın anlaşılır ve kabul edilebilir olduğu yerlerde anlaşmanın ve kabulün kaynağını yeni baştan düşünmek bu çağın sayfalarını kan lekesinden koruyabilir mi?

Sayı: Sayı 14

Kategori: Deneme

Yazar: Dilara Barut