Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Saç Dönümü

Yapraklar dökülürken ve yeniden açarken çiçekler saçını keseceksin, dedi. Saç mı kaldı dedim içimden. İnce, cılız, pörsümüş üç beş tel. Dazlaklık makbulse erkekler arasında, kadına da olur yani ne olacak. Ama olmaz. Kimse yakıştıramaz bir kadına dazlaklığı. Hemen sorarlar, “Ay canım, kanser mi oldun?” Evet, siz beni kanser ettiniz.

Alınganım bu sıralar. Hırkamın eteği kapı koluna takılsa küfür eder, kapılara küserim. İçeriden sesleniyorlar nerede kaldı bu çaylar. Cehennemin dibinde diye fısıldıyorum lavaboya doğru eğilerek. Servis ederken tepsideki çayları “eline sağlık” demiyorlar diye, zıkkımın pekini için, e mi diyorum doğrulurken tepsiyle içimden. Allah’tan iç sesimi kimse duymuyor. Allah’tan içimizden geçenlerden mesul değiliz. Yoksa mesul müyüz? Yo. Olmamalı. O zaman gerçekten de herkesi gönderdiğim cehennemin dibinde bir yer beğenmeliyim kendime.

Ben böyle değildim; saçlarım belime uzanırken, tükettiler ömrümü. Bulduğum her deri koltuğa oturdum, derdimi anlattım. Belki de ben bu kadar çok anlattım diye. Her derdimi anlatışımda bir tel koptu saçımdan. Hastanenin bekleme koltukları, fatura ödeme noktalarındaki koltuklar, psikoloğun koltuğu. İnadına hepsi siyah, inadına hepsi deri. Otobüs koltukları da belki siyah deriden olsa bilemiyorum eskiden öyleydi de o zaman çocuktum. Pek derdim yoktu. Saçları karışmış bez bebeğimden, yiyemediğim ikinci dondurmadan başka. 

Bokumla kavgalıyım. Kocam dürtüyor bir şeyler diyor. Duymuyorum. Evin içinde bir hayalet miyim neyim. Gündelikçi bir hayalet. Günde bir kere üç farklı makineyi dolduran. Bulaşık, çamaşır, süpürge. Çocuklar, çocuklarım, çocuklarımız. Sahi benden mi çıktı bunlar? Ben mi taşıdım toplamda on sekiz ay karnımda bunları? Garipler bazen odalarının içinde bir yabancılar. Yatağına oturuyorum birinin. İnadına saçlarını tarıyor gözlerimin içine baka baka. Evin içinde taktığım Türkan Saylan stili kısa üçgen başörtümü düzeltiyorum. Boynum güzel Allah’tan. Kimse boynuma laf edemez. Beyaz ve uzun boynum kendisini okşayacak saçlar arıyor.

Yaprak dökümünü bekle dediler, her sabah TV’den aynı isimli diziyi izleyerek bekledim yaprakların dökülmesini. O vakit kesince saçları, daha gür çıkarmış, daha hızlı uzarmış saçlar. Geçen ilkbahar bunu bilseydim… bilemedim.

Kaç kere doktora gittim elime dolanan, elimde biriken saç tomarlarının sebebini bulsun diye. Yok dediler bir şey. Genetik falan dediler. Sonunda yapraklar dökülmeye başladı. İşte vaktidir. Ölümün. Ayrılmanın bir şeylerden. Ben belki, dedim belki benim dirilişim olur bu sonbahar. Son da olsa bahar işte. Elbet bir şifası vardır. Yapraklar bana ölümü hatırlatır. Saçlarsa dünyayı. Kurtuldum bak dünyadan. Kestirdim çeneme kadar.

“Şu başörtüyü evde bari takma,” dedi kocam olacak adam. Mecbur çıkardım. Kuaför kadın “saçlarını seveceğsin,” demişti şivesiyle. “Dokunacağsın, oğşayacağsın.” Bir gün zorla elini saçlarıma götürdüm Mıstık’ın. “Burcu ne yapıyorsun,” dedi ben koca kolunu kaldırmaya çalışırken. TV karşısındaki koltukta dizine yattım. Kendini zorla sevdirmeye çalışan bir kediydim sanki. Kızım, oğlum, annem kimi bulsam dizine yattım. Ellerini bir işmiş gibi saçıma bastırdım. Sevdiler beni okşadılar. Saçım sonbaharın bereketiyle mi eller sevdi diye mi ne coştu. Omuzlarıma kadar indi yaza doğru. İlkbaharda biraz daha az da olsa kestirdim. Yapraklar açtı. Çiçekler patladı. 

Ellerim artık en sevdiğim tarağımdı. Dolandırdım ellerimi saçlarımda. Türkan Saylan başörtümü attım bir kenara. Sevildikçe açan bir çiçek miydim neydim? Saçlarım boynumu okşarken artık daha iyi demledim çayı. Makineleri dövmedim çalıştırırken. Ben kendimi onlara sevdirince, dizlerine yatıp konuşunca hepsi dost, sevgili oldu bana. Kavgayı bıraktım. Aksiliğimi elimle düzledim. Demek ki, konuşunca, yardım isteyince açılıyormuş kapılar. Demek ki saçları olunca bir kadın aşabiliyormuş her şeyi, şöyle onları bir sağa sola savurarak. 

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Sena Alper