Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Rüzgârın Kanatları

“Rüzgâr umut için kanatlar açıyordu; ama ardında şu soruyu bırakıyordu:

Sen paltonu bırakacak kadar cesur musun?”

 

Gökyüzü ve şehir aynı renge bürünmüştü; gri, donuk, suskun. 

Sokak lambalarının titrek ışıkları kaldırıma düşüyor, rüzgâr ise kar tanelerini şehrin belleğine savuruyordu. Uzaklardan, rayların üzerinde yankılanan tramvay uğultusu duyuluyor; meydandaki simitçinin çatlamış ellerinde yoğrulan hamurun kokusuna karışıyordu. Şehrin derin sessizliği, insana hem bir ağırlık hem de garip bir teselli veriyor; sanki bütün bu manzara, kalabalıklar içinde unutulmuş yalnızlıkları fısıldarken hayatın ağır sessizliğine ince bir tını bırakıyordu.

Ve işte o yalnızlığın tam ortasında, her sabah aynı yolu yürüyen bir adam vardı; omuzlarına çökmüş yılların gölgesiyle, gri paltosunun içinde kendi sessizliğini taşır gibiydi…

Her sabah aynı saatte yola çıkar, meydanın kenarındaki çınarın altından geçmeden önce güne başlamazdı. O ağacın dallarına konan kar tanelerini seyretmek, rutinine karşı küçük bir direnişti. Omuzlarındaki gri palto, yılların gölgesini taşırdı. Ceplerinde kırık taşlar ve buruşturulmuş not kâğıtları vardı; hepsi geçmişin sessiz yükleri. Bir de yıllar öncesinden kalma bir sinema bileti…

Bazen eline geçer, yüzünde kısa bir tebessüm bırakırdı. 

O sabah da aynı ritüelle yürüyordu. Ancak meydanın ortasında bir kıpırtı gördü. Heykelin yanında, elinde kâğıtlar taşıyan biriydi. Onun adımlarında da aynı telaş gizliydi. Göz göze geldiklerinde zaman bir anlığına durdu; kar sessizliği daha da derinleştirdi.

Bakışlar konuştu, kelimeler sustu. Kar taneleri saçlarına düşerken, paltosunun gölgesi taşların ağırlığıyla birleşti; ortaya, rüzgârın çaldığı sessiz bir senfoni çıktı.

Birden, paltonun ucundaki küçük bir düğme koptu. Aynı anda, diğerinin kâğıtlarından biri yere savruldu. İkisi de eğildi; elleri bir an için birbirine değdi. O küçücük temas, söze gerek bırakmayan bir bağ ördü aralarında. 

Bir süre yan yana yürüdüler. Yanındaki, kâğıtlarını sıkıca tutuyor, bakışlarında ince bir umut taşıyordu. O ise ceplerindeki taşlara dokunuyor, geçmişin ağırlığını yokluyordu. İçinde bir ses, “Artık bırak” diyordu; ama bir başka ses, “Bu ağırlık seni sen yapan şey” diye fısıldıyordu.

Sonunda, paltoyu çıkardı. Kumaş, rüzgârı yakalamış bir kuş gibi titreyerek açıldı. Ceplerinden taşlar ve köşeleri yıpranmış bir fotoğraf yere döküldü. Fotoğraf beyaz örtüye karışarak kayboldu; taşlar yere düştü. Rüzgâr paltoyu sürükleyip heykelin koluna bıraktı. Artık bir giysi değil, kanatlara dönüşmüş bir gölgeydi.

O an, yüklerinden özgürleştiğini hissetti. Fakat biliyordu; herkes paltoyu çıkaramaz. Kimileri için o kumaş, bir yük değil; hayata tutunmanın, sorumluluğun, hatta güvenin simgesiydi. O kumaşın altında gizlenen şey, bedenin kırılganlığından çok ruhun çıplaklığıdır. Kimi, sırtındaki ağırlığı gururla taşır; kimi, o ağırlıktan kurtulmayı özgürlük sanır.

Şehrin ortasında, gri gökyüzünün altında artık yalnız değildi. Kar taneleri hâlâ düşüyordu. Rüzgâr umut için kanatlar açıyordu; ama ardında şu soruyu bırakıyordu:

Sen paltonu bırakacak kadar cesur musun?

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Esmanur Yetkin