Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Ruhun İstanbul Sergüzeşti

 

Üzerinde güneşin hiç batmadığı değil, her batan güneşle birlikte binlerce farklı rüyanın aynı yastığa baş koyduğu bir şehirdir İstanbul. Bu coğrafya, birbirine eklenen yılların bir toplamı değil; Roma’nın mermer sükûnetinin, Bizans’ın altın yaldızlı hüznünün ve Osmanlı’nın mağrur kubbeleşen gölgesinin aynı denizde eridiği bir simyadır. İstanbul’un ruhu, ne sadece yedi tepenin üzerinde yükselen o taş binalarda ne de Boğaz’ın lacivert derinliğinde saklıdır; o, her sabah uyanan bir devin nefesiyle yeniden kurulan, yaşayan bir anlatıdır.

​Şehrin ışığı, başka hiçbir yere benzemeyen bir karakter taşır. Sabahın ilk saatlerinde Tarihi Yarımada’nın üzerine süzülen o utangaç gri pus, sanki bin yıllık sırları örtmek için çekilmiş bir perdedir. Güneş yükseldikçe, Galata’nın Cenevizli yalnızlığı parlamaya başlar; Süleymaniye’nin gölgesinde ise zamanın akışkanlığını yitirip kristalleştiği duyulur. Akşamüzeri Boğaz hattına inen o bakır rengi ışık, sadece bir günün bitişi değil; asırların biriktirdiği vedaların ve bekleyişlerin tortusudur. İstanbul, ışığıyla hem her şeyi olduğu gibi gösteren bir ayna hem de her şeyi saklayan bir tül olur.

​Mevsimler, bu şehirde takvim yapraklarından ibaret değildir; her biri İstanbul’un farklı bir ruh hâlini temsil eder. Erguvanlar açtığında Boğaz kıyıları, bu asırlık şehre sürülmüş pembe bir taze nefes gibi uyanır. O an İstanbul, tüm kederinden sıyrılmış genç bir âşık gibidir. Ancak güz gelip de o meşhur lodos camları titretmeye başladığında, şehir kendi içine çekilir. Yağmurun Arnavut kaldırımlarındaki her damlası, sanki toprağın altına gömülmüş eski bir hikâyeyi yüzeye çıkarmaya çalışır. Kışın o puslu sabahlarında vapur düdükleri; sadece sisin içinde yolunu bulan gemilere değil, İstanbul’un kendi hüzünlü tarihine verilmiş birer sesli selamdır.

​Boğaz ise bu şehrin şah damarıdır; iki kıtayı birbirine bağlamaz, aksine onları birbirinden ayırarak her ikisine de eşsiz birer kimlik kazandırır. Vapurların o beyaz köpükleri, denizin lacivert teninde açılan ve hemen kapanan geçici yaralar gibidir. Martıların çığlıkları; bu kadim şehre dışarıdan gelenlere bir hoş geldin merasimi değil, burada tutsak kalan ruhların özgürlük şarkısıdır. İstanbul’un suyu, sadece balıkları değil bu kıyılarda anlatılan binlerce yıllık hikâyeleri de içinde barındırır. Her dalga, bir öncekinin üzerine yeni bir sayfa açar ama hiçbirini tam olarak silmez.

​Bu devasa anlatının içinde insan, sadece bir yolcu değil farkında olmadan o büyük resme eklenen bir fırça darbesidir. İstanbul, kendisine sığınan her kalbe kendi yalnızlığından bir pay verir ancak bu öyle bir paydır ki, insanı kalabalıklar içinde bile eksiksiz hissettirir. Bir mahalle bakkalının önünde demlenen o ince belli çayın buğusu, kadim bir mabedin loşluğundaki bin yıllık duayla aynı gökyüzüne yükselir. Çünkü İstanbul’da hiçbir şey birbirine uzak değildir; en kutsal olanla en sıradan olan, aynı yağmurla ıslanır.

​Nihayetinde İstanbul, bir yer değil bir olma hâlidir. Şehir, son sözünü hiçbir zaman söylemez çünkü her şafak söküşünde, bir mahalle kahvesinden gelen ilk kepenk sesiyle ve bir martının sabah rüzgârına bıraktığı o tiz nidayla yeniden yazılmaya başlar. Zaman akıp gider, imparatorluklar silinir ancak İstanbul’un o ele avuca sığmayan ruhu, boğazın serin sularında bir yakadan diğerine esen o ebedi rüzgârda asılı kalmaya devam eder. Çünkü İstanbul, gidilen bir yer değil; içinde kaybolundukça insanın aslında kendisini bulduğu o tek ve muazzam labirenttir.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Sıla Sığındı