Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Paşa Osman’ın Giderken Ardından Götürdüğü İstanbul

Diğer gecelerden belirgin bir farkı yoktu. Çoğu gün böyle nihayete eriyor ve karanlık hemencecik çöküyordu. Bütün yapılacaklar pay pay önüne düşüyor ancak kalan vakte hiçbiri sığmayacağından hepsinden vazgeçiliyordu. Yapılmasına yapılırdı ama hakkı verilemezdi. O an başlanılıp bitirilse bile sanki yarın sabah başlanılıp bitirilse daha iyi olacakmış kuşkusu hemen üstüne çökerdi. Bu yüzden hiçbir şey yapılmazdı. Beyne hücum edenleri bugün ve gecesi de yapamamış olmakla kalınırdı. Her şeyden vazgeçip oturmakla, belki çay demlemekle belki su içmekle belki dünden kalma yoğurdu dolaptan çıkarıp yemekle geceyi eritecekti. Seçim dardı. Neyi seçeceği de daha bunları düşünürken belirleniyor ve o kısalar kısası geceler birden uzamaya aslında pay pay olan yapılacak işler yapılsa yapılabilir olmaya başlıyordu. 

Düşüne düşüne uykuyu iyice yanına getirmişti. Göz kapakları kapanıp açılıyor, bu git gelden memnun şekilde oturuyordu. Biraz sonra uzandı. Kısa zaman sonra uykuya daldı. Sabah erken uyandı. İki ayrı rüya görmüştü. Etkisindeydi. Paşa Osman’a gidecek ve neyin nesi olduklarını öğrenecekti. Apar topar hazırlandı. Yolda gördüklerini içinden kendine tekrar tekrar anlatıyor, bir anlatışında unuttuğu detayı diğer anlatışında fark edip sonraki anlatışına ekliyor ve rüyasını daha anlatılabilir hâle getirmeye çalışıyordu. Bu tarz rüyaların hikmetli olacağı malumdu. Merakla Paşa Osman’ın ne diyeceğini düşünüyor, hangi rızka mazhar olduğunu, neleri elde edeceğini, kendisine ne bahşedildiğini bilmiyor, öğrenmeye can atıyordu.

Evin kapısına geldiğinde zile bastı. Ancak açan olmadı. Üç katlı evde Paşa Osman’dan başkası yaşamıyordu. Kapının önünde biraz bekledi. Bir hareketlilik olmayınca bahçedeki sandalyeye oturdu. Dışarıda bir yerdeydi anlaşılan Paşa Osman. Bekleyecekti. Rüyasının sıcaklığını koruması için hiç konuşmuyor başka da bir şey düşünmüyordu. Ya unutacak olursam diye endişelenmeye başladı. Endişesi gittikçe kuvvet kazanıyor, kısa zamanda onu alt ediyordu. Artık kesinkes Paşa Osman gelene kadar unutacağına inandırmıştı kendini. Hemen cebinden küçük deri kaplamalı kahverengi bir defter ile siyah, başında kırmızı ince yuvarlak bir şerit olan kurşun kalemini çıkardı. Kalem ve defterini Paşa Osman’dan alacağı cevapları not etmek için çıkarmayı düşünüyordu ama işler değişmişti. Rüyasını ince ince yazmaya başladı, yazdıkça iyi de hisseti kendini, neyin cevabını yazdığı daha belli olacaktı şimdi.

“Efendim, bu gece-bilirsiniz gün akşamdan döner- iki rüya gördüm. Anlatınca eminim ikisi de size sakin ve alelade gelecek, varsa bile içinde bir hikmet, onun beni bulması değil hikmetin bizatihi kendisi sizi mutlu edecek, nasiplisin diyeceksiniz. Ancak benim için ikisi de dehşetli ve benim gibileri az tercih eden nadir anlardır, hâliyle nasibimse dahi ona nasip değil bela derim de haksızlık, bilmezlik ederim. İzniniz olursa muhayyilenize bu iki rüyamı sermek, nasıl yorumlamam gerektiğini de öğrenmek isterim.”

Başını defterden kaldırıp etrafa baktı. Hareketlilik yoktu. Yazmaya devam etti. 

“İlkini tarife başlıyorum efendim, ortalık bembeyazdı, arkalarda biraz kahve tonları vardı. Nerede olduğumuz belli değildi. Ayağımızın altında yer yoktu, havada da değildik ama öyle olduğumuz yerde durabiliyorduk. Bir halkanın içindeydim. Halkadakilerin hepsi beyaz cübbeli ve sarıklıydı. Hepsi birbirine benziyordu. Sağımda 7 adam, solumda 7 adam vardı. Beraber salınıyorduk. Sonra biri ortaya geçip bana döndü. Uzakta kalanların da yüzleri büyüdükçe büyüdü ve bana bakmaya başladılar. Ortadaki “Seni tebrik ederiz! Bundan evvel hiçbir ademin söyleyemediğini söyledin. Seni tebrik ederiz! Söylenmemişi bulup getirdin” diyordu. Adamın konuşmasından sonra kenardakiler mutlu oluyor, övgüye onlar da katılıyordu. Tebrikleri birbirine karışmıştı, artık hepsi sadece mırıldanıyordu. Sonra hep beraber “seni tebrik ederiz, seni tebrik ederiz, seni tebrik ederiz” diye salınmaya başladılar.

Sonra kayboldum oradan. Birden! Bu nasıl olabilir efendim, bir hızla oradan nasıl ayrılabilirim, tam bir facia. Üstelik hiç uyanmadan…”

Ürpererek kalemi kenara bırakıp karşıya dikti gözünü. Rüyanın devamını anlatmaması gerektiğini düşünüyordu. Anlatırsa bir sırrı ortaya döktüğü için başına kötü bir şey geleceğinden korkuyordu. İyice hislendi. Uzaklaşmak, sakinleşmek için devamını anlatmayacağını söyledi kendine. On dakika bekledikten sonra gideceğim diye de içini rahatlatmaya çalıştı, bir yandan da zaten emindi ki Paşa Osman on dakika içinde gelemeyecekti. Hissediyordu. 

Yazdıklarını tekrar okudu. Beğenmedi. Eksik anlattığını düşünüp detaylandırmak, araya cümleler sıkıştırmak, Paşa Osman’dan en oturaklı cevabı alabilmek için sorularını çıkmazlara taşımak isedi. Bir yandan kalan dakikayı tahminle hesaplarken bir yandan muhtemel sorular üzerine düşündü. 

“Bana bir şey mi anlatılmaya çalışılıyor?..

… var olanı görmem mi işaret ediliyor?..

… insanların söyleyemeyip benim söyleyebildiğim ne ki?..

… bunu henüz söyledim mi, söylediysem hangi sözüme dönmeliyim?..

… söylemediysem, ne söylemeliyim?..

sen paşasın, siz paşasınız, rüyamı size söylememde bir anlam var mı?..

… cevaplar sizde mi, yoksa cevabımı; size soracağım diye rüyam üzerine düşünmekle mi bulacağım?..

… biliyorsanız siz söyleyin, ikinci rüyamı size anlatacak mıyım?..”

Her sorunun peşine düşünüyor, düşündüğünü yazarken değiştirip hiç düşünmediği şeyleri yazıyordu. Ama ne bundan vazgeçebiliyor ne de yazmaya devam etmek istiyordu. 

Paşa Osman’a sunduğu dakikalar eriyip bitmişti. Artık eli boş eve dönmesi gerekiyordu. Ancak ürpertisinin geçtiğini fark edince hemen ayaklanmadı. 

“… gelecekseniz…

sizi bekliyorum diye gelecek misiniz?..

yoksa sizi getiren şey basit bir sebep mi olacak?..”

Yazmadı. Aklına dahası da hücum etti ama yazmadı. Elini durdurunca ayaklarını sallamaya başladı. Defteri kapattı. Gidecek havası oluşturmaya çalıştı. Vazgeçince yaşanan kavuşmalar vardı. Bu da onlardan mı test edecekti. Kalemiyle beraber defterini cebine iliştirdi. Ayağa kalktı. Kapıya doğru ağır aksak yürümeye başladı. Birden ikinci rüyasını unuttuğunu fark edip durdu. Rüyasından bir detay aramaya başladı, ince bir ana fikir; tüm rüyayı ona hatırlatacak, taşları hareket ettirecek… Ama bulamadı. Yeniden telaşlanmaya başladı. Etrafına bakındı. Hatırlatıcı hiçbir şey yoktu. Kendine kızdı. Henüz aklındayken farklı şeylerle uğraşacağına yazacaktı işte. Bekletmemeliydi. 

Kapıdan çıktı, başını yerden hiç kaldırmadan eve döndü. Odasına geçip sandalyesine oturdu. Rüyasını hatırlamaya çalışıyordu ama nafile, olmuyordu. Ne görmüştü ki? Cebinden kalemini ve defterini çıkardı. Masaya, önüne koydu. Defteri açtı, ilk rüyasını okuyacaktı ama ikinci rüyasını hepten unutacağını düşündüğünden vazgeçti, okumadı. Kafasını başka bir şeyle karıştırmak istemedi. Defteri kapattı. 

Zil çaldı. Aşağı indi, kapıyı açtı. Bir adam, elinde mavi bir dosya “Fatih Avni siz misiniz?” dedi. “Evet, benim.” diye cevap verdi. “Size bir mektup var,” dedi adam. “Buyurun şuraya bir imza alayım.” Kara kuru doğrusu pek de onun imzasına benzemeyen bir şey karaladı. Adam onun bu gelişigüzel kalem hareketinden sonra dosyayı indirip zarfı uzattı. Zarfın dışında Mendirek’teki üç katlı ahşap evle birlikte küçük az önce attığından daha basit, daha anlamlı bir imza vardı. 

Paşa Osman’dan gelmişti mektup. Manisa’dan. Meğer bugün onun gittiği evden iki ay üç gün önce Manisa’ya gitmiş Paşa. Her şeyi de bu incecik zarfa sıkıştırmış. Kelimeler, kelimeler, kelimeler. Hep kelimelerle doldurmuş bütün kağıdı. Kenarlarına da laleler, buhranlar dizmiş… Burada ne Paşa’nın neden gittiği, ne zarfın dışına iliştirdiği aziz hatıralardan kastının ne olduğu, ne de Fatih’in bu gece gördüğü rüya ile ilgili bir söz varmış. Onun beklediği hiçbir şey yokmuş. 

Daha gördüğü ilk anlamlı rüyada sendeleyen, ikinci rüyasını uyandıktan sonra bir gün olsun taşıyamayan şu Avni’ye, bir de Aziz Hatıra emaneti, bilinmezliği verilmiş ve “al denmiş” âdeta…

Aldığıyla ne yapacağını bilmeden. “Al ve anla” denmiş. Almış Avni ancak anlamamış. Başlamış söylenmeye,,,

“Manisa’ya gittiniz de temelli mi gittiniz, geri dönmeyecek misiniz? 

Şu aziz hatıra dediğiniz ne ki, gidilmesi gerekildiğinde gidilen yer, Manisa ne ki, giden kim ki, aziz dost Avni hangi gün azizlik koltuğuna oturdu da hatıraya sahip çıkacak? Paşam, efendim, Avni anlamıyor, hislenip hislenip duruyor. Hem bunlar onu bulduğu için seviniyor hem ne yapacağım şimdi deliliğine bürünüyor… İstanbul diye işaret göstermişsiniz. Mendirek’i de hatırladım, hiç unutur muyum, daha bugün oradaydım. İstanbul’un aziz hatırası Mendirek mi oluyor bu hâlde? Koca İstanbul için küçük bir hatıra olmaz mı bu? Tabi siz bilirsiniz de ben nasıl bileyim?… Bana sorarsanız olsa olsa siz olmalısınız. Ancak şimdi mi olacaksınız? Yaşarken daha üstelik. Ben de İstanbul’un hatırası Paşa Osman’a mı sahip çıkacağım? Ya rüyam ne olacak? 7 adam? Gelip size anlatmak için görmedim mi? Ben size gelecekken siz bana geldiniz. Yoksa siz de hikmetli bir rüya mı gördünüz, oradaki aziz ben miydim… Bu hikâyede taşlar nasıl diziliyor Paşam? O kilit sözüm ne? Artık benim için İstanbul hatıradır. Çünkü Paşa Osman Manisa’dadır mı?”

     

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Sefa Fırat