Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Palyatif Çözümler

Babanı palyatif bölüme sevk ediyoruz,” dediler apar topar. Ben bunu iyi bir şey sandım. ‘Palyatif’ geçici demekmiş; internetten baktım. Demek ki iyiye gidiyordu; geçici olarak oraya alınmıştı. İlk gece fark ettim ki diğer odalarda ya çok yaşlı ya da ağır hastalar vardı. Şüphelendim. Sabah vizite başlamadan önce doktor dosyasını okudum. Meğer palyatif, asıl sorunu gizleyerek geçici çözümler üretmek, yani üstünü örtmek demekmiş. Asıl sorun neydi? Ne gizleniyordu babamdan? Doktor Demet Hanım geldi. Son kez babamla konuştu. Babam, “Allah razı olsun” diye diye teşekkür ederek uyudu. Kapıdan çıkarken Demet Hanım’ı yakaladım. Sarılmak için izin istedim. Sarıldık.
Demet Hanım, burası neresi? dedim burnumu çekerek.
Palyatif Oda… Palto kelimesinin anlamı da buradan gelir. Bir şeyin üzerini örtmek… bir şeyin yani…
O da ağlamaya başladı. Herhalde babam öldüğünde bile o günkü kadar ağlamamıştım. Annem gelince refakat nöbetini ona devrettim. Demek ki gizlenen şey… Ölümdü… Babam ölmeden önce morfinlerle uyutularak acısı dindiriliyordu.

*
Baba, aileyi ayakta tutmak için ayda bir güzel bir restoranda, Nişantaşı’na doğru rezervasyon yaptırır. Büyük kız suratsız. İmamhatipli. Surat asmak hakkımdır diyor. Aklı Filistin’de. Orada çocuklar ölürken İskender kebap yemek istemiyor. Dökülen tereyağı çocuk çığlığına dönüşüyor. Anne memnun, mutlu. Baba pek bir şey yemiyor; küçük kızın yiyemeyeceklerini o yiyecek zaten. Biraz ondan, biraz bundan. Ama ortaya mutlaka, aile bireyi sayısınca dört tane içli köfte söyleyecek. Yemeğin ardından mutlaka künefe. Küçük kız, sanki cennet bahçesinde sekiyor; öyle neşeli. Umurunda değil aslında; küçücük boyuyla yediği bir porsiyon İskender. Tek neşe kaynağı babasının karşısında oturması, annesinin yanında, ablasının çaprazında olması.

Baba, İrem gelince gözlerini açma olur mu? Korkmasın,” dedim çekinerek. Belki kalbini kırmıştım ama o da böyle olsun isterdi. Zaten hastalığı boyunca kardeşimi kendinden uzaklaştıran oydu. Onu bu hâlde görmesini istememişti. Sonra bir gün, servisteyken Muhammed amcam “Böyle olmaz kızım, İrem de gelsin yanında dursun. Bir bardak su versin en azından. Sonra çok ağır gelir, Allah korusun bir şey olursa…” dedi. O gün iyiydi. Babam, mukavvadan bana yelpaze yaptırıyordu. İrem yakınlarında oturuyor, ne yapsa babama gösteriyordu. Babam, nefes almakta zorlandığını belli etmemeye çalışıyordu. Ciğerlerindeki havasızlık yüzünden gözlerini aralayarak bana baktı. Daha hızlı salladım mukavvayı. 


**
Baba kızlarını alışverişe çıkarıyor. Anne en çok bu anları seviyor. Barbie bebek giydirir gibi seçiyor kızlarına en güzellerini; görenler hayran kalsın diye. Anneye göre kızlara en çok güzellik yakışıyor. Babaya göre zekâ ve ahlak da yakışıyor tabii. Elinden tutuyor küçük kız babanın, hiç bırakmıyor. Yoksa bu koca AVM onu yutacak sanki . Büyük kız yine suratsız. Annesine inat simsiyah giyiniyor. Baba ona da çizgili pantolonlar, renkli gömlekler alıyor. Böylece, aileyi diri tutmanın yollarından biri daha sağlanmış oluyor. Yemeklerle ve gezmelerle bir arada tutmaya çalışıyor baba aileyi. Yoksa boncuk gibi dağılacaklar.

İrem geldi. Elinde yeni hazırladığımız fotoğraf albümü vardı. Babama gösteriyordu. Babam gözlerini çok kısık açtı ama bakmıyordu; açıp da bakmamak için direniyordu. Sözümü tutuyor. Gözlerini nasıl da kapalı tutmaya çalışıyor. İrem, palyatifteki babama ağlıyor. Onun da kapalı gözlerinden yaş akıyordu. Elimle onları tutup biriktirmek istiyorum. Gerek kalmıyor. Zaten çok geçmeden, taze taze gözyaşı kaplayacak her yanımı. Sağımda annemin, solumda İrem’in. Arkamda babamın arkadaşlarının, önümde akrabalarımın. Az ötede mahalleli, komşular. Gözyaşı pınarı akacak her bir yanımdan. Ama bir tek babamınkileri özleyeceğim. Gülerken de bir tek onun gülüşünü arayacağım.

***
Baba, arkadaşından arabasını ödünç alıyor. Güzel bir akşam gezintisi. Fonda Yaşar: Cezayir Menekşesi. İşte, suratsız büyük kız ilk defa neşeli. Melankoli iyi geliyor ona; camdan akıp giden kente bakarken müzik dinlemek… Hele tünele girdiler mi, tadından yenmiyor. Küçük kız konuştukça konuşuyor. Yolda gördüklerini babasına sorup duruyor: Bu ne? Burası neresi? Anne öndeki koltukta; o da memnun. Arada bir hızlı gidince ödü kopuyor, uyarıyor babayı. Mükemmel bir aile günü. Gevşeyen civatalar sıkılıyor.

Ben yaşayacağım değil mi?” diyor babam kan alan hemşireye. Hemşire bir şey diyemiyor. Eli ayağına doluyor. Ben hâlâ inanıyorum. “İnşallah yaşayacaksın, baba” diyorum. Hemşire giderken vantilatörün kablosuna takılıp düşüyor. Babamın kanı zaten neredeyse çekilmişti;    zar zor alabildi. Eli havada, kan tüpüne bakıyor zavallı kız. Koşa koşa nöbetçi doktora gidiyor. Beni çağırıyorlar. “Yoğun bakıma alınması gerekiyor” diyorlar. Bir yandan endişeliler, daha 20 yaşındayım. Sanki bilmiyorum, sanki yaşım yok. Sanki yaşım alınmış benden. Her dozdan acıya hazırlamışım kendimi yıllardır. Bana mısın demiyor. Servisimizdeki psikologla konuşturuyor beni. Ağlayarak cevaplıyorum her soruyu. Kadın da ağlıyor. Hiç etik değil ama hoşuma gidiyor. 

Babamın kanseri genetik. Aileden kalma. Akrabalardan. Akciğer bitmiş, son evre. Sinirlenmiş ilk duyduğunda. Doktora “Millete ailesinden ev, tarla, araba falan kalır bize de bu düştü demek” demiş. Ah be babam… bir türlü sağlığında yamacında olamadığın ana-babanın tam ortasına gömdük seni. Belki de bebekken, annen ile babanın arasında yattığın gibi… Morfin yok bu kez. İğneler yok. Eminim ki müthiş huzurlu bir uyku çekiyorsundur. İnşallah. Sadece ölüm yıl dönümünde değil, her zaman okuyorum sureleri senin için. Ruhuna, huzuruna. Olur da bir yanın mesela aklın bizde kalmıştır… İki kızında. Kalmasın, kalmasın baba. Düşe kalka büyüdük… ve ben yaşlanmaya başladım. İrem, bana bıraktığın en büyük miras… en kıymetli emanet. Her miras bir emanettir. Her mirasta onu bırakanın payı vardır. 


Her şeye rağmen babam ailemizi ayakta tutan çatıydı. O ölünce, bütün ev başımızı yıkıldı. Hâlâ burnuma toz toprak doluyor. Yıllar geçmiş ama ben hâlâ enkazı süpürüyorum. Ailemizin yeniden ayağa kalkması için babamın palyatif çözümlerini deniyorum… Ama olmuyor. Neticede ben aile reisi değilim. Ben birinin kocası değilim. Birinin babası değilim. Yine de deneyeceğim. Tekraren. Bakalım… ne olacak?

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Sena Alper