Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Paltosuzluk: Türk Edebiyatının En Büyük Yarası

Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” Sıkça tekrarlanan bu sözün ağırlığı yalnızca Gogol’un Paltosu’nda değil, 19. yüzyıl Rus gerçekçiliğinin omurgasında saklıdır. Gogol’un dar memur odalarına, buz kesmiş sokaklara, hor görülen “küçük adam”ın kalbine tuttuğu soğuk ayna; sonraki kuşakların anlatı damarını açmıştır. Nitekim bu meşhur cümle çoğu kez Dostoyevski’ye atfedilse de, ifadenin edebiyat tarihindeki ilk izi Eugène-Melchior de Vogüé’ün 1885’te Revue des Deux Mondes’da yayımlanan yazısındadır. Rus gerçekçiler, edebî soy kütüklerinde Gogol’un yanına doğarlar.

Gogol’un Paltosu’nun çıkış noktası da hayatın içinden, sıradan bir toplantıda anlatılan “sıradan” bir hikâyedir: Av meraklısı bir memur, yıllarca biriktirerek aldığı tüfeğini dereye düşürür; bunalır, dünya üstüne kapanır; arkadaşlarının hediye ettiği yeni tüfekle kurtulur. Gogol bu küçük kırılmayı büyütür; toplumsal hiyerarşiyle ezilmişlerin kaderini, “küçük adam”ın iç ürpermesini yazıya çevirir. Akaki Akakiyeviç, eski paltosunu onartıp dururken sonunda yenisini diktirir; ilk gecesinde soyulur; polis duyarsız, bürokrasi yüksek perdeden azarlar; üşütür, ölür; hayaleti geceleri paltoları söker alır, ta ki o “çok önemli” zatın paltosunu da alıp vakur bir adalet duygusuyla sönene değin. Hikâyenin büyüsü burada: Palto, hem insan onurunun kabuğu hem de toplumun merhamet sınavıdır.

Bu mihenk taşıyla birlikte Ölü Canlar da Rus gerçekçiliğinin taşlarını dizer. Fakat mesele yalnız estetik bir akrabalık değildir; “palto” aynı zamanda bir edebî-soy metaforudur: Bir yazı iklimi, bir baba-oğul ilişkisi, bir yön gösterici gövde…

Şimdi soruyu kendi kapımıza çevirelim: Peki Türk edebiyatında Gogol’un Paltosu gibi, sabit bir yazarın ya da bir eserin paltosundan çıktığımızı söyleyebileceğimiz bir merkez var mı?

Bence yoktur. Çünkü Türk edebiyatında, akımlardan ziyade ideolojik çerçevelerde yazmak ve o ideolojik çerçevelerin başyazarlarının paltosundan çıkma gibi bir durum vardır; bunun yanı sıra cemiyet ve muhit değiştiren yazarların da eski çevrelerinden dışlanması durumu vardır. Örneğin: Necip Fazıl Kısakürek, 30 yaşından sonra İslam’a intisap ettiği için eski bohem yaşantısını sürdüren yazarlar tarafından dışlanmış, hatta alaya alınmıştır. Buna örnek olarak da şu verilebilir: Mina Urgan’ın hatıratı “Bir Dinozorun Anıları”nda, eski dostu Necip Fazıl’ı “süper mürşid” diye nitelemesi, alaya alması… Bu örnekten de yola çıkarak Türk edebiyatında ideolojik kutuplaşmalar olduğundan mütevellit sabit bir “yazar paltosu” veya sabit bir “eser paltosu”ndan çıkış olduğunu söyleyemeyiz.

İdeoloji, paltoları parçalamış; yazarlarımız çoğu kez birbirlerinin omuzlarına değil, birbirlerinin yakasına uzanmıştır. “Okuma” yerini “okuduğunu ideolojik hizada yorumlama”ya bıraktıkça ortak bir merkez giderek imkânsızlaşır.

Bununla birlikte bugün için en sahici “palto” ihtimalinin, milli hikâyecilik diye adlandırdığım çizgide yani Ömer Seyfettin’in omuzlarında aranabileceğini düşünüyorum. Fakat acı olan, o paltonun da etrafında bir halka oluşmamış olmasıdır.

Türk Edebiyatında ideolojik ve dinî saiklerle birçok yazar çeşitli yazarların paltosundan çıksa da bence, bana göre milli hikâyeciliğin başı olan Ömer Seyfettin’in izinden giden, onun paltosundan çıkan kimse olmamıştır. Ne var ki o mümtaz şahsiyetin ölümü de garip olmuştur. 40 yaşına varmadan hastane köşelerinde vefat etmiş, kimsesiz olduğu sanılarak cesedi yıllarca tıp fakültesi öğrencileri tarafından kadavra olarak kullanılmıştır. Ömer Seyfettin şahsiyet olarak da, kalem olarak da bence mümtaz bir insandır çünkü devrin siyasi ortamında iktidar olan İttihat ve Terakki’ye de, onun muhalifi olan Sultan II. Abdülhamid’in yeğeni ve aynı zamanda azılı bir Abdülhamid muhalifi olan Beyzade Mehmet Sabahaddin’in (bilinen adıyla Prens Sabahaddin) desteklediği, liberal ve adem-i merkeziyetçi olan Ahrar fırkasına da muhalefet olmuştur. İkisine yani devrin siyasetine tamamen muhalefet olup nev-i şahsına münhasır olarak Türk-İslam mefkûresine dair yazılar ve hikâyeler kaleme almış, İslam’ı ve Türk olmayı, İslam’ın sancaktarı olan Türk milletinin İslam ile bir bütün olarak yaptığı tüm kahramanlıkları, cenkleri ele almasının yanı sıra toplumun çürümüşlüğünü de ele almıştır… Mesele, yalnızca bir “edebî üslup” değil, duruş meselesidir. Ömer Seyfettin’in kaleminde kahramanlık destanla parlatılırken, çürüme de çıplak bir gerçeklikle teşhir edilir.

Açıkça söylemek gerekirse, milli hikâyeciliğin son temsilcisinin Ömer Seyfettin olduğunu düşünüyorum. Ondan sonra Türk-İslam ruhunu ve bu ruhun kahramanlıklarını işleyen hikâyeler yazanlar, en azından onun kadar etkili işleyenler kalmamıştır. Özetle: 1920’de vefat eden Ömer Seyfettin’den bu yana geçen 105 yıl içinde, onun paltosundan çıkan bir büyük hikâyeci doğmaması hem düşündürücü hem de üzücüdür. Üstelik bu yokluk yalnız üretimde değil, hafızada da sürmüştür: Ömer Seyfettin, ideolojik çekişmeler arasında çoğu zaman yitik ve cılız bir ses olarak bırakılmıştır.

Ömer Seyfettin’in 1913 tarihli “Piç” adlı hikâyesini bugünün gözleriyle yeniden okumak, bu yalnızlığın sebebine de ışık tutar. “Piç” adlı hikâyede “Türk tabiyetli doğmuş” olmakla birlikte; ama Türklükten tiksinen, Türklerin zaferlerinde üzülen, Türkleri bayağı bulan, yıllar sonra bir Fransız subayı olarak beliren Ahmet Nihat’ın hayat hikâyesini anlatır: Hikâye, Ahmet Nihat’ın, babasının hakikatte bir Fransız doktor olması, annesinin Türk olan eşiyle değil de Fransız bir doktorla gayri ahlaki ve nikâhsız birlikteliği sonucu Ahmet Nihat’ın dünyaya gelmesini kısaca Ahmet Nihat’ın bir Fransız çocuğu olmasının hikâyesini anlatır… 

Hikâyenin o meşhur yüzleşme sahnesinde Ömer Seyfettin şöyle yazmaktadır:

Ey azizim, şimdi halis bir Fransız olduğumu anladın mı? Gülüyor ve muzaffer bir tavırla yüzüme bakıyordu. Mermere dayalı dirseklerim uyuşmuş, acıyordu. Geri çekildim: -Anladım, lâkin zaten Türk değilmişsiniz ki… Piçmişsiniz! Diyerek ayağa kalktım.

Hikâye şu cümlelerle biter ve bu cümleler, yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, kulakta hâlâ yankılanır:

Otele vardığımda o gece sabaha kadar hemen hiç uyumadım. Hep Ahmet Nihat’ın mektepteki tatsız, biçimsiz hâllerini ve soğuk reveranslarını, garip vaziyetlerini düşünüyor ve sonra İstanbul’da Türklüğünü inkâr eden, Türklükten nefret eden, Türklüğü hakir görüp bütün varlıklarıyla Avrupalılaşmaya çalışan uzun tırnaklı, son moda elbiseli tek gözlüklü züppeleri hatırlıyor, içimden: ‘Acaba bunların da hepsi piç mi? Hepsinin anneleri Beyoğlu’nda mı gebe kaldı’ diyor; korkunç kâbuslar arasında yırtılmış al ve harap hilâller içinde yükselen tunç ve ateş renginde büyük, siyah ve kanlı haçlar görüyordum.

 

Bu hikâyenin üzerinden 112 yıl, Ömer Seyfettin’in vefatının üzerinden ise 105 yıl geçti. Günümüzde Ahmet Nihat gibiler binlerce, hatta milyonlarca değil midir? Ona rağmen bu iğrenç ahvali anlatabilecek böyle güçlü bir kalem var mıdır? Böyle güçlü bir kalem çıkmış mıdır?

Bu sorular bugün de yakıcıdır; çünkü cevapları, Ömer Seyfettin’in “palto”sunun niçin sahipsiz kaldığını gösterir.

Velhasıl kelâm, Türk edebiyatının en büyük sorunu, ideolojik kutuplaşma çerçevesinde paltoların dağılması; metinlerin “öteki”ni kötülerken kendini aklama aracına dönüşmesidir. Bir diğer büyük sorun da milli hikâyeciliğin eksik kalması, Türk-İslam mefkûresini Ömer Seyfettin ayarında işleyebilecek hikâye gücünün kurumasıdır.

Gogol’un Paltosu, “küçük adam”ın vakarıyla toplumu sınarken, bizim edebiyatımızda “palto”, çoğu kez kavgaların yırtıp attığı bir kumaşa döndü. Oysa bize elzem olan, ortak bir palto: Hem sıcağı hem doğruluğu muhafaza eden, hem merhameti hem vakar duygusunu taşıyan bir kumaş. Bu paltoyu yeniden dokumak; ideolojinin değil hakikatin ve milletin müşterek hafızasının hizmetine yazmakla mümkün.

Gogol, Akaki Akakiyeviç’nin paltosunu çalan hayaletle Rusya’nın kibirli omuzlarını titretmişti. Bizde ise paltolar çoktan parçalandı, omuzlarımız çıplak, kalemimiz ideolojik kavgalar arasında lime lime oldu. Ömer Seyfettin’in palto­su, yüzyılı aşkın süredir bir askıda asılı duruyor; kimse o paltoyu giymedi, kimse o paltonun sıcaklığını taşıyamadı.

Bugün hâlâ soruyorum: Türk milletinin kahramanlıklarını, İslam’la yoğrulmuş ruhunu, toplumun çürümüşlüğünü böylesine açık ve cesurca anlatacak yeni bir Ömer Seyfettin var mı? Yok.

Ve işte hazin gerçek: Ömer Seyfettin’in paltosundan kimse çıkmadığı için, biz hâlâ üşüyoruz.

Sayı: Sayı 15

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammed Alperen Varol