Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Osmanlı Olarak Son Gün

 

Tarihin bittiği gün, sıradan hayatımın devam edişi…

1 Kasım 1922

 

Soğuk, Topkapı Sarayı’nın taş duvarlarına çarpıp geri dönüyordu sanki. Amiral Tafdil Sokağı her şeyden habersiz güne başlıyordu. Mahallenin içinden geçen dar yol, gece yağan yağmurdan sonra kararmış, kaldırım taşları nemi içine çekmişti. Saraya yakın eski bir çınarın gövdesine yaslandım; kabuğu sertti, üşümüş gibiydi. Üzerime sarı ve kahverengi yapraklar düştü; acele etmeden, sanki nereye varacaklarını bilmediğim bu düşüşü bir süre izlemek istedim. Hava ağırdı. Kömür dumanı, denizden gelen tuzlu serinlik ve ıslak toprağın kokusu birbirine karışmıştı. İçimde sebepsiz bir sıkıntı vardı ama adını koyamıyordum. O gün, bir devletin son sabahına uyandığımı henüz bilmiyordum; sadece İstanbul’un her zamankinden daha suskun olduğunu hissediyordum.

Sokağın başında bir seyyar satıcı sesi yankılandı, ardından yabancı bir dilde konuşan askerlerin sert adımları duyuldu. Üzerlerindeki düzgün paltolar, mahalledeki yamalı ceketlerle yan yana gelince insanın gözü takılı kalıyordu doğrusu. Bir evin penceresinden sarkan yaşlı bir adam, elindeki gazeteyi titreyerek katladı; yanımdan geçerken dudaklarının arasından yarım bir cümle döküldü: “Artık yokmuş…” Ne artık yokmuş diye sormadım, soramadım. Sarayın kapısına baktım, her gün baktığım gibi; ama o an kapı bana daha kapalı, duvarlar daha yüksek göründü. Devletin yönetimi Yıldız’a geçtiğinden beri Topkapı Sarayı’nın ne kadar uzun zamandır sessizliğe mahkûm edildiğini düşündüm. Topkapı’da zaman devlete hizmet ederdi, Yıldız’da ise devlet zamandan kaçıyordu. Acaba bütün bu uğursuzluklar bundan dolayı mı başımıza geldi, derken çınarın dibinde bir yaprak ayağımın ucuna takıldı. Eğilip almadım. Rüzgâr birazdan onu da alıp götürürdü. Ben ise hâlâ oradaydım; bilmeden, yavaşça, bir çağın gerisinde kalmış gibi. Tam o sırada saray tarafında bir kapı gıcırdadı; içeri girip çıkan iki görevli, başlarını kaldırmadan yanımdan geçti. Ne selam verdiler ne de acele ettiler. Sanki orada olmamam gerekiyormuş gibi, beni görmeden yürüdüler. Tencere seslerinin geldiği evin penceresi aniden açıldı, Amine teyze buğulanmış gözlüklerinin ardından her şeyden habersiz safça el sallayıp durdu.

Gözüm devletimizin asırlardır sembolü olan tuğraya takıldı. Artık geçmişe ait olmaya hazırlandığını bilmeden, heybetiyle yerinde duruyordu. Uzun zamandır camilerin, kahvehanelerin içinde endişeli fısıltılar dönüyordu.

Bir süre sonra sokağın içi hareketlendi. Ev kapıları aralandı, kadınlar başörtülerini daha sıkı bağlayarak dışarı baktı, çocuklar olağanın aksine sessizdi. Normalde bu saatlerde mahalleyi dolduran koşuşturmanın aksine durağanlık hâkimdi; sanki herkes aynı anda durup susmaya karar vermişti. Saraya giden yolun başında iki asker belirdi, yabancı yüzleri ve yabancı bakışlarıyla. Konuşmaları anlaşılmıyordu ama tonları kesindi. Bir an için, bu şehrin artık bize ait olmayan bir yer olduğunu düşündüm; sokaklar tanıdıktı ama üzerinde dolaşan zaman değişmişti. İçimdeki sıkıntı ağırlaştı, sanki göğsüme görünmez bir taş konmuştu.

Mahallenin eski kahvehanesinin önünden geçtim. Kapısı yarı açıktı. İçeride birkaç adam sessizce oturuyordu; ne tavla sesi vardı ne de yüksek sesli konuşmalar. Henüz okunmadığı, jilet gibi düzgün oluşundan belli olan bir gazete, masanın üzerine serilmişti. “Saltanat kaldırıldı…” başlığı gözümü aldı ama kelimeler zihnime girmedi. Kahveci, fincanları dizerken durdu, bir an elini havada tuttu, sonra yavaşça indirdi. “Devran döner,” dedi kısık bir sesle, kime söylediği belli olmadan. Kahvehaneden çıktığımda, rüzgâr biraz daha sert esmeye başlamıştı. Sokak rüzgârın kovduğu yapraklarla doluydu.

Yokuşu tırmanırken Topkapı Sarayı’nın duvarları yeniden karşıma çıktı. Yıllardır oradaydı; hep aynı taş, aynı gölge, aynı suskunluk. Ama o gün duvarlar bana ilk kez yabancı göründü. Sanki içindeki her şey boşaltılmış, geriye yalnızca kabuk kalmıştı. Kapının önünde bekleyen birkaç görevli vardı; yüzleri yorgundu, bakışları yerdeydi. Ne bir tören vardı ne de vedaya benzer bir şey. Tarih, o anlarda büyük adımlarla değil, sessizce yürüyordu. Sahi, Mehter Marşını en son ne zaman bir zafer eşliğinde duymuştu bu millet? Unutmuşuz…

Bir kadın ağlamaya başladı, kimse dönüp bakmadı. Ağlaması sokağın içine yayıldı ama çabucak kayboldu. Ardından bir fısıltı dolaştı: Padişahın gideceği, artık her şeyin değiştiği, eski günlerin geri gelmeyeceği konuşuluyordu. Cümleler yarımdı, insanlar kelimeleri tamamlamaya korkuyordu sanki. Bir devletin adı ağızlarda dolaşıyor ama kimse yüksek sesle söyleyemiyordu. Bir çocuk annesinin eteğini çekiştirdi, “Anne? Bu sokak niye sessiz?” dedi sadece. Kadın çocuğun başını okşayıp “O zaman sen de sus,” dedi fısıldayarak.

Ağacın yanına geri döndüm. Aynı çınar, aynı gövde, aynı kökler… Ama ben artık aynı değildim. Bir millet aynı değildi ki ben aynı olayım. Bir yaprak daha düştü omzuma. Bu kez hissettim. Küçüktü, hafifti ama taşıdığı anlam ağırdı. Eğilip aldım. Yaprağın damarlarına baktım; bir zamanlar canlı olan şey, şimdi kuruyup kopmuştu. Bir süre elimde tuttum, sonra usulca yere bıraktım. Her şeyin bir yeri vardı; kopanın yeri topraktı.

Akşam yaklaşırken ezan sesi yükseldi. İnsanlar evlerine çekilmeye başladı. Kimse bugünü bir son olarak anmak istemiyordu belki de. Eve doğru yürürken arkamı dönüp son kez saraya baktım. Ne öfke duydum ne de ağır bir yas. Sadece derin bir boşluk vardı içimde. Bir imparatorluk bitmişti ama şehir hâlâ ayaktaydı. Sokaklar hâlâ yürünebilirdi, ağaçlar hâlâ yaprak döküyordu. Zamana öfkelendim; dur! dur ve bir tarihin bitişine şahitlik et! Tüm yaşananlara, yaşadıklarımıza saygın olsun…

O gece İstanbul erken karardı. Rüzgâr, sokak aralarında dolaşıp durdu. Ben yatağıma uzandığımda, hâlâ tam olarak neyin bittiğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, sabah uyandığımda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağıydı. Kimler gelecekti? Gelenler bizi anlayacak mıydı?

Ve bazı sürgünler, insanın bir yerden gitmesiyle değil; bir zamanın içinden çıkarılmasıyla başlardı.

 

 

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Gözde Çimen