Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Numaracı

“Çocuklarıma anlatabileceğim, 

eşimi sabaha kadar güldürebileceğim şeylerim olacak.”

 

Sen hastasın abi.

Belki.

Ne zamana kadar sürecek peki bu?

Bilmem.

Abi nasıl bilmem? Ne demek bilmem? Biz el âlemin yüzüne bakamıyoruz, haberin var mı bundan senin?

Bakın abi o zaman, bakın. Adam mı öldürdüm? Hırsızlık mı yaptım? Ne?

 

Sacit histerik bir şekilde yumruğunu masaya vurduğunda Numaracı gözlerini devirecek gibi oldu. Söyleyebileceği, bağırabileceği, suçlayabileceği çok şey vardı. Öyle çok vardı ki; bir ağzını açsa dünyadaki tüm canlıların, mesela kelebeklerin ömrünün bir gün daha kısalacağını, aslanların halsiz düşeceğini ve kendisi gibi numaracı bukalemunların renksiz, çırılçıplak kalacağını biliyordu. Evet, yarınki planı kendisini de korkutuyordu, hatta belki kardeşi yumruğunu bu yüzden masaya vurmuş, içindeki erkekliği tetiklemek, böylece kendisini yapacağı işten tiksindirmek istemişti. Ama kararlıydı. Eğer kararından dönerse önce onu yaşatan şeye, daha sonra kendisine saygısı kalacak mıydı?

 

Top olmak mı lan senin amacın? Hep buydu da yavaş yavaş mı alıştırmaya çalıştın bizi?

 

Sacit biraz sesini yükseltmiş, hatta belki bunu bilerek yapmıştı: Görünürde sesinin odadan dışarı çıkmasıyla babasını iyice sinirlendirmek istemiyor, cümlenin sonuna doğru sesini kısıyor ama vurucu kelimeyi cümlenin başına koyuyordu. Numaracı sadece ona baktı. Zaman zaman ailesinin bu tepkileriyle sorunun gerçekten kendisinde olduğuna inandığı zamanlar oluyordu, özellikle kendisine saldırmadıkları, laf sokmadıkları akşam yemeklerinde. Ancak içinde susmak bilmeyen, daima yaşamaya çalışan biri, bir şey vardı. Ne kadar anlatmaya çalışırsa çalışsın anlaşılmayacaktı, bu yüzden sustu. Enerjisini yarına, cesaretine saklamalıydı. 

Sacit odadan çıkmadan Numaracı’nın gözlerine son bir kez, vazgeçip vazgeçmediğine dair bir işaret arar gibi baktı. Numaracı ellerini göğsünde birleştirip başını tripli bir genç kız gibi sağa çevirdiğinde Sacit “Has… oradan” dedi, masadaki ruju elinin tersiyle odanın bir köşesine fırlattı ve kapıyı çarpıp çıktı. Sonra Numaracı, Sacit’in babasıyla bir şeyler konuştuğuna dair fısıldaşmalar duydu. Babası şu soruyu sorduğunda, Numaracı kendisinden bahsedildiğini anlamış ve eliyle ağzını kapatarak kahkahasını bastırmaya çalışmıştı: “Nerde o it?..

 

***

Abinin yeni kılığını beğendin mi?

Ne yalan söyleyeyim, pek sayılmaz.

Vazgeçmemi ister misin?

Aslında hayır. Sayende hocalar psikolojim bozuktur diye bana ödev vermiyor.

 

Numaracı bir kahkaha patlattı. Sedef de güldü. Gülerken mutfak masasına yasladığı iki dizinden birini aşağı indirdi ve içtiği çikolatalı sütü eliyle daha sıkı kavradı. Abisine biraz merakla, biraz hüzünle, biraz da gururla bakıyordu. Numaracı hayatını bu işe adadığından beridir insanları çok hızlı sezinlediğinden, Sedef’in bu sefer farklı şeyler düşündüğünü, hatta biraz korktuğunu kalbinin derinliklerinde, ama daha çok avuç içinde hissetmeye başlamıştı. Sağ avuç içi karıncalandı. 

Ama bu seferki kılık mı pek emin değilim abi…” dedi Sedef. Numaracı dudağının kenarını yukarı doğru kıvırdı. Kız kardeşini düşünürken görmeyi seviyordu. “Sence hangisi?” 

Sedef’e baktı. Sedef dudaklarını öfke alâmeti olarak değil, bir şeylerin ağzından kaçıp gitme korkusuyla birbirine bastırdığında Numaracı, kardeşinin içinde çok şey tuttuğunu anlamıştı. Sedef derin bir iç geçirdikten sonra cevap verdi: “Bence numara.

Neden böyle düşündün?

Ne bileyim, en son bir kız arkadaşın vardı. Öyle takıya süse de bir merakını görmedim hiç. Daha düne kadar <Yerinde pislik erkek adamın süsüdür> diyordun.”

Güldüler. Numaracı, kız kardeşinin yanına oturdu. Kolunu sandalyesinin arkasına attı. Sonra Sedef, bundan cesaret alır gibi bir itirafta bulundu. “Ayrıca…” dedi, fare gibi alttan alttan abisine bakarken. “…küçükken telefonunda pek hoş olmayan şeyler yakalamıştım.” Küçükken’i yalandan eklemişti. 

Bu aramızda kalsın.

Gülüştüler. Sonra “Küçüktüm ya…” dedi Numaracı, ilk defa ailesinden birinin numarasına yenilirken ve bunu bilmezken. “Küçükken olur böyle şeyler.

Ya…” dedi Sedef. “Küçükken olur böyle şeyler.

Dalga mı geçiyorsun sen benimle?

Yoo… Niye dalga geçeyim. Sen dalga geçilecek adam mısın? Bir gün fakir bir gün zengin, bir gün kapıcı bir gün milletvekili olan, şimdi de kadın olmaya karar veren herifin tekisin. Kim seninle niye dalga geçsin?

Sedef’in dedikleri çok normal ve gurur duyulası şeylermiş gibi Numaracı duyduklarından pek hoşnut oldu. Bir şey demedi. 

Şaka bir yana,” dedi Sedef abisini bilgilendirmek zorunda olduğunu hissederek. 

Artık herkes senin hakikaten deli olduğunu düşünmeye başladı.

İmam hatiptekiler mi?

Yok, onlar herkesi öyle düşünüyor. Mahalledekiler, diyorum…

Ne diyorlar benim hakkımda?

Değişiyor… Bazen deli, bazen hasta, bazen bağımlı… Ama genelde deli.”

Okulundakiler ne diyor?

Sedef’in abisi deli, ona rağmen notları çok iyi, bu kız deha, diyorlar. Hatta kendi aralarında sana cüz bile topluyorlar.

Benim bu hallerim en çok sana yarıyor desene.

Valla öyle… Sayende dâhi zannediliyorum.

Nasıl?

Mesela bir mantık hatası görüyorum. Sakin ve gizemli bir şekilde bunu dile getiriyorum. Öğle aralarında tek başıma kantine gidiyor, derslerde hocalar beni sıkıştırdığında daha da sessizleşiyorum. Seni hatırlıyorlar. Sonra ben suçlu olsam bile çıkışta gelip benden özür diliyorlar.

Vay numaracııı…” dedi Numaracı kardeşinin yanağından bir makas alırken. “Hatırlat da bir ara senden ders alayım.”

Sedef kikirdedi. Bir tek Numaracı abisiyle konuştuğunda kendisini özel hissederdi. “Yani aslında herkes numara yapıyor.” dedi sonra, abisinin kendisini mutlu etmesine karşılık onu haklı çıkarmak ister gibi. 

Sana kötü örnek olmuyorsam, iyi.

Yok canım… Ne kötü örneği. Sadece çocukluğumdan beridir tüm hayatım seni çözmek üzerine kuruldu, o kadar. Bu da beni geleceğin Gabor Mate’i yapıyor.

Kim bilmiyorum ama iyi bir şey dedin herhalde.

“Evet.”

Hasta olduğumu düşünüyor musun?

Bilmiyorum ama normal olmadığın kesin.

O ne demek?

Yanii… Ya dâhisin ya geri zekâlı, demek.” Numaracı bir şey demedi. Bunu kendisi de sık sık düşünürdü.

Sacit nereden anladı ruju denediğimi?

Bilmiyorum… Benim odama girmiş, çıkmış, anneme bu ruju senin deneyip denemediğini sormuş. Annem o zamandan beridir dua ediyormuş sen top olma diye.

Düşünsene aslında ruj Sacit’inmiş…

Sedef ani bir kahkaha patlattığında Numaracı eliyle kardeşinin ağzını kapattı. 

Sessiz ol kız, uyanacaklar. Babamı dinlemek istemiyorum bir daha.

Dövmedi mi seni?

Valla ben de şaşırdım… Ama dövmedi. Halbuki yarına far sürmeme gerek kalmaz diye düşünüyordum.” 

Sedef yine kahkaha atacak olduğunda Numaracı kız kardeşinin ağzını tekrar kapattı. 

Dövse haksız mı olurdu?” dedi Numaracı, kız kardeşinin nasıl düşündüğünü anlamak için. Kız kardeşi ergenlikteydi ve düşünce yapısının böyle bir evde, hele de kendisinin yaşadığı bir evde nasıl şekillendiğini merak ediyordu.

Yani… Eskiden olsa evet derdim. Ama son numaranla ailecek karakola götürüldüğümüzden beri çok da haksız olmadıklarını düşünmeye başladım.

Fena mı oldu ya…” dedi Numaracı pişkin gözükmeye çalışarak. Aslında pişkin hissetmiyor, olayın tüm ciddi yanlarını görüyor ve kabul ediyordu: “Yetimlerin yüzü güldü.

Yok canım… Haram para diye almadı ya babam…

Yoo aldı.

Gerçekten mi?

Evet.

Sedef bu sefer kahkahasını kendi eliyle durdurdu. Numaracı devam etti: “Kermesler, bağış yapacak diye kendini iş adamı zannedenlerin ağız kokusu, davetler, görüşmeler… Tamam iyilik için de… Bak gördün mü, bir hafta dilendim vakıf 10 senelik rahat etti.” 

Nasıl yaptın? Bu sefer ne öğrendin?

Şöyle… İnsanlar duayı ağzına sakız yapanlara para vermiyor. Tırnakları pislikle dolu olanlara da, tinercilerdir diye. Böyle yapınca günde 30-40 kişiden 5-10 lira alıyorsun, biraz erkek olmamdan dolayı da az para veriyorlar tabi… Ama Allah’tan bekler gibi gözüktüğünde, sabırlı bir şekilde, başka şeylerle ilgilendiğinde ve kimseyi rahatsız etmediğinde daha fazla para kazanıyorsun. Daha az kişi ama daha değerli para: işte strateji… Günde 20 kişiden 50, 100, hatta bazen 200 lira… Konuma göre de değişiyor tabii. Zenginlerin dibinde durup sadece onların imajına rahatsızlık verdiğinde ise defolup gitmen için sana direkt para veriyorlar, aynı karede çıkmamak için.

Zenginleri nereden buldun?

Biraz uzak ama, Etiler, Sarıyer falan… İş dediğin ciddiyet ister.

Sedef gülümsedi. Abisini gerçekten anlamıyordu. 

Yani haramsa bilemedim…” dedi aklından günahı çıkaramayarak.

Değil.

Nereden biliyorsun?

Benim yaptığım öyle ama onlara giden değil.”

“Neden?”

“İnsanlar bana o paraları bana yardım etmek için verdiler. Ben de yardım amaçlı verilenleri yardıma ihtiyacı olanlara verdim. Kendime bir kuruş bile almadım. Ayrıca sevaba girmiş bile olabilirim. Dilencilik piyasasını yerinden oynattım.” Numaracı gülümsedi, anlamsız bir şekilde birden acılı hissetmişti.

En çok kim, ne kadar verdi?

Gerçekten bilmek istiyor musun?

Evet.

Çok güleceksin.

Kim?

Babam.

Sedef kahkahası evde duyulmadan yeniden eliyle kendisini durdurduğunda “Nee?” dedi büyük bir şokla. “Nasıl? Anlamadı mı senin olduğunu?

Valla aynı evdeki gibi yüzüme bakmadı. Biraz sesimi değiştirerek teşekkür bile ettim.

Bu sefer ikisi birlikte güldüler. Sedef gülmesinin etkisiyle abisinin omzuna bir tane yapıştırmıştı.

Ne kadar verdi?

600.”

Duruyor mu?

Evet.

Ne yapacaksın?

Yarın kendime ruj alacağım.” Numaracı güldü.

Haklılardır belki ya… Delisin sen. Hatırlıyor musun babam derneğe gittiğinde nasıl da umut dolmuştu?

Hatırlamaz mıyım… Sonra polisler derneğin altını üstüne getirdi.

Tekrar gülmeye başladıklarında Sedef esnedi. Numaracı sohbeti kısa tutmaya karar verdi. 

Yarın ne yapacaksın peki? Planın ne?” dedi Sedef.

Taksim’e gideceğim…

Bir şeye ihtiyacın var mı?

Evet. Bir ruj bir de pipet.

Abi…

Yok oğlum öyle değil… Pipetle kahve içeceğim. Off… Tövbe yarabbim… Anlarsın ya, bir garip içerler kadın gibi ama kadın gibi de değil. Neyse işte… Hocaların sana daha fazla ödev vermemezlik etmesin. Bu kadarını bil yeter. Bir de anahtarını bana ver.

Nedenmiş o?

Yarın kapıyı üzerime kilitleyecekler de ondan… Annem komşuya gidecek gün varmış. Kaçmak için.

Suçu üstlenmem ama, fark ederlerse abim kaçmış derim, haberin olsun.

Tamam olur.

Bir de benden önce gel eve… Kapıda kalmayayım.

O iş bende güzelim.

Rashberry 312.

Ne?

Bundan al bana yarın. Abimin, hatta belki abilerimin kullandığı ruju sürmek istemiyorum.

Tamam yaz bana neyse ismi WhatsApp’tan… Hadi git yat sen. Yarın okulun var.

Kendine de Rashberry 317 al. Yakışır.” 

Sedef kikirdedi. Numaracı mutfaktan çıkmak için ayağa kalktı.

Az fena değilsin…” Kapının eşiğinde durdu ve arkasını döndü:

“İyi geceler.

İyi geceler abla”

***

Numaracı, kadınlığının ilk gününü biraz ağırdan almaya karar vermişti. Bir ruj, bir el çantası, toz pembe bir hırka ve bir bardak kahveyle kendini İstiklâl’e atmıştı. Önemli olanın hareketleri ve konuşması olduğunu düşünüyordu. Ne yazık ki evden çıkmadan prova yapmaya zamanı olmadığından biraz gergindi. Bu yüzden böyle durumlarda her zaman yaptığı gibi, kendisini olmak istediği kişiyi olmaya zorlayacak anormal durumların içinde bulmak için çevresine bakındı. Turistler, hediyelik eşya dükkânları, Maraş dondurmacıları ve dönerler… Canı döner çekti. “Şurada 3 yarım ekmek amma da güzel gömülürdü a..” dedi sadece kendinin duyabileceği bir sesle, sonra “Ne diyorsun ayol sen?” dedi kendine, sanki kendisi karşısındaymış ve omzuna nazik bir el hareketiyle vurup uyarıyormuş gibi yaparak. Gülmeye başladı. “Neyse turist rolü yaparsın sıkıştığında.” dedi en son. Kendisi hakkındaki sırlarından biriydi: Kimse Numaracı’nın akıcı bir şekilde İngilizce konuşabildiğini bilmezdi.

Etrafına bakındı. Sahneyi görmesi lazımdı. Çok eril bir ortam lazımdı. Çok eril… İşte! Sıraya girmiş, Türk-Kürt karışık, ucuz dönerci yeri… Sigaralar da yakılmış… Politika da konuşuluyorsa, hele içinde küfür de varsa, tadından yenmez… Yürüyüşünü değiştirerek, daha doğrusu, bu yürüyüşe alışmaya çalışarak dönerciye girdi. ‘Matrahak Bi Albi’ çalıyordu. Herhalde Arap müşterileri çekmek için… Sırada beklemeye başladı. Bir ara telefonla konuşuyor gibi yapıp İngilizce konuşmaya başlamıştı. Çünkü biliyordu ki asıl istediği, insanların bir insanın kendisini anlamadığını düşündüklerinde çekinmeden ifade ettikleri gerçek düşünceleriydi. Zaten, asıl istediği hep ‘gerçek’ti. 

Oh, yeah Jack, I am in İstanbul right now… You have to see here…

Arkasındaki iki erkek arkadaşın kendisine laf atacağını biliyordu. Sırtı onların alaycı bakışlarından erimişti neredeyse.

Sonra sıra ona geldi. Ama, hiç beklemediği, hiç istemediği bir şey oldu. Aslında kendisine laf atılmasını o kadar beklemişken…

Numaracı, aşık oldu. İlk önce sesine, sonra sesin sahibine. Şöyle demişti kız:

Ben ne yaptığımı, kim olduğumu biliyor muyum sanıyorsun.

Köşesindeydi dükkânın. Yeşil bir şal bağlamıştı başına. Buğday tenliydi. Bunu dedikten sonra önüne bakmıştı yalnızca, karşısındaki kız arkadaşı ona akıl veriyor gibiydi ve o, orada değildi. Dinlemiyordu. Düşünüyordu. Zamandan soyutlanmıştı sanki… Bıyıklı dönerci abi burnunun dibine girip bağırarak “Alooo” derken kendisinin soyutlandığı gibi…

Oh, sorry, this one…” dedi menüden bir şeyi bakmadan seçerek. Kıza bakıyordu.

Yalnız bir döner, bir kahve… Cırcır olursun güzelim!” dedi arkasındaki bir hayvan. Kızla ilk defa o an göz göze geldiler. Çok utandı Numaracı… Kahve bardağını sokağın bir köşesine fırlattı, sonra adamın yakasına yapıştı.

Ne diyorsun lan sen…” Birkaç küfür geldi peşinden tabii… “Dur ben sana göstereyim güzelim neymiş…

Adam şoktan olsa gerek, bir şey yapamadı ilkten… Hem erkek hem de Türk… Pek de güçlü. Bir arbede oldu orada. İkiye bir kalınca, yenildi Numaracı. Epey dayak yedi. Pek utandı… Gözleri kapanmadan önce “SADRİ ALIŞIK SK.” tabelasını gördü, sonra aceleyle mekândan uzaklaşan birini… Yeşil şallı kızı.

***

Biz bunda nerde hata yaptık Naciye…

Bu ses… Numaracı babasının sesini duyar duymaz zaten kapalı gözlerini umutsuzlukla birbirine bastırdı. Uyuma numarası yapmaya devam edecekti ki, nerede olduğunu anlamak için bir anlık hatayla açtığı gözleri babasının radarına yakalandı. Hastanedeydi.

Şu hale bak…” dedi babası. “Bir gün böyle; yarın dağda, bayırda cephede… Hey gidi Allah’ım, sen buna akıl fikir ver!

Annesi yanına koştu sonra. “Oğlum ne oldu, ne bu hâlin, iyi misin?” dedi, elini tuttu oğlunun, Numaracı elini sıktı annesinin. “İyiyim anne, merak etme, uzun hikâye.” diyebildi sadece. İç geçirdi. Hafifçe sağına döndü. Sedef ve Sacit kendisine bakıyordu. İkisi de üzgün gözükse de, Sacit’in biraz rahatlamış gibi bir hâli vardı. 

Ne o, çok mu hoşuna gitti?

Annesi bir “Şşş…” yapsa da kimsenin annesini taktığı yoktu. Sacit alayla güldükten sonra dudağının kenarını yukarı kıvırdı.

Valla ne yalan söyleyeyim, evet, hoşuma gitti.

Buradan çıkayım da göstereyim sana ne hoşuna gidiyor…

Gösterme gösterme, tırnakların kırılır maazallah.” dedi Sacit. İlk defa altta kaldı Numaracı. Yumruğunu sıktı. Bir yandan babası söylenmeye devam ediyordu.

Sana bırak bu işleri bile diyemiyorum artık…” dedi dünyanın en büyük hayal kırıklığına bakar gibi. Devam etti: “Bari dayak yeme. Canına dikkat et…

Yok baba yok,” dedi Numaracı. Olduğu yerde biraz doğruldu, canı acıdı, annesi hemen koluna girmeye çalıştı.

De şimdi.

Dalga mı geçiyorsun lan sen benle?

De, diyorum. Bırak bu işleri de.

Pişkine bak… Sanki desem bırakacak.

Ya sen bi’ de…

Babası biraz sinirle, biraz şaşkınlıkla eşine baktığında annesi kafasını salladı. Sonra dedi:

Bırak bu işleri.

Herkes Numaracı’ya döndü. Numaracı sadece Sedef’e baktı. Büyük bir şaşkınlık vardı gözlerinde. Biraz da korku. Muhtemelen kendisinin “Banane” cevabını vererek güleceğini sanıyordu. Çünkü genelde böyle yapardı. Ama yapmadı.

Tamam, bırakıyorum.

Ciddi misin sen?” dedi babası. Umutla değil, umutsuzlukla sormuştu bunu. Hayal kırıklığına uğramaktan korkar gibi bir hâli vardı. Sacit de şaşkındı. Ama Sedef daha çok üzgün gözüküyordu.

Evet… Ama bir şartım var.

Neymiş o?

Biri var… Bir kız.” 

Eee,” dedi babası, içten içe bir mutlulukla. Numaracı annesinin yeşil eşarbına baktı.

Bana onu bulacaksınız”

***

“Bu kadar akıllıyken kendini yalnızca ziyan ediyorsun.”

“Hayır, aslında kendimi kurtarıyorum… İnsan okunarak anlaşılacak bir şey değil.”

“Tamamen olmasa da, okuyarak da anlayabilirsin. Ya da kendini yaşayarak… Kendini bilerek…”

“İnsan okuyarak değil, anlayarak anlar.”

“Okuduğunu anla.”

“Okuduklarıma neden güveneyim.”

“Önce kalbindeki bitmek bilmeyen şüpheyi ortadan kaldır.”

“Şüpheye bir kez yakalandın mı, ondan kurtulamazsın. Yeterince akıllıysan…”

“Aptal olduğumu mu ima ediyorsun?”

“Ben hiçbir şey ima etmiyorum. Ama şu konuşmamız bile dediklerimi doğruluyor.”

“Ne açıdan?”

 “Anlamadığın şeyi, okuyarak anlayamazsın. “Hissetmelisin.”

“Bir gün çok pişman olacaksın. Yaşıtların işe girip evlendiklerinde, kendi ayakları üzerinde durduklarında ve kimseye muhtaç olmadıklarında, sen hâlâ babandan para alıyor olacaksın.”

“Sana iddia ediyorum: Okuyanlardan daha fazla faydam olacak çevreme. Onlar ne olduğunu bile anlamadıkları şeyleri ezberlerken ben insanın ne olduğunu gerçekten anlamış olacağım. Sonra tüm kapılar bana açılacak. Ve bir gün… Hepsini bırakacağım. İnsan olmak ne demek hissettiğimde, hepsini bırakacağım.”

“Nasıl olacak bu?”

“Aşık olacağım.”

Sayı: Sayı 10

Kategori: Öykü

Yazar: Zeyneb Rabia Aktüre