Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Konstantinopolis’te Mehmet’imin Gölgesi

Konstantinopolis’e Mehmet’in gölgesinin düşmesinde kalmıştık¹…

Bu gölge beni Türklerin ileride “Gül Camii” adını verecekleri Azize Teodosya Kilisesi’nde, yortu gününde yakalamıştı. Günlerden 28 Mayıs 1453… Bu şehir defalarca kez Araplar, Latinler ve Haçlılar tarafından kuşatma altına alınmaya çalışılmıştı. Herkes, Türklerin kuşatmada başarısız olacağına inanıyor; İmparator Konstantinos Paleologos’a karşı muazzam bir teveccüh gösteriyordu. Hani şu, Mehmet’in şehri elinden alacağı İmparator Paleologos. Ayinde halkıyla birlikte kuşatmanın başarısız olması için dua edenler arasında o da vardı. Duaların ardından kilisenin içine güller bırakarak oradan ayrıldık. Bizans halkının gözlerinde yalnızca korkuyu görüyordum. Kalbim ve aklım ise son derece sakindi. Hatta huzurluydum. Neden bu kadar keyifliydim inanın ben de bilmiyorum.

Bu şehir zengin bir tarihe sahipti; düşüşünün de destansı olması kaçınılmazdı. Bu destanı elbette herkes yazacaktı; ancak çok az kentin başına gelebilecek bu meşhur hadise, sanki yıllardır filizlenmesini beklediğim bir tohumun bir gecede arşa çıkması gibi olmuştu. Yıllar evvel, Mehmet’in babası da bir kış vakti bu şehri kuşatmaya yeltenmişti. O zamanki hislerim, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan birine karşı hissettiğim öfke ile aynı idi. Bizans’ın havasında, sokaklarında gerginlik hâkimdi. Ben ise Haliç’te, aynı ağacın altında yarım kalan kitabımı okumaya gitsem mi diye düşünüyordum. Ancak önceki kuşatmalardan bildiğim kadarıyla şehirde kıtlık baş gösterebilirdi ve imparatorlar böyle zamanlara karşı şehirde daima erzak depolarlardı. En rahat Hagia Sophia’dan erzağımı edinirim düşüncesiyle oraya gitmeye karar verdim. Ben gidene kadar Mehmet, imparatorluğa teslim olun mektubunu iletmiş; ret cevabını ise anında almıştı. Bu cevabı aldıktan sonraki yüzünü görmek isterdim. Halkın sinirlerini günlerce geren top atışları başlamış, Konstantinopolis’te aldığımız her nefes o andan itibaren normal akışından çıkmıştı. Türkler, yüksek teknolojiye sahip oldukları bu kuşatmada öyle bir dirençle karşılaşmışlardı ki zaman zaman ümitlerinin kırıldığına yönelik haberler alıyorduk. Yıkılan surlar anında onarılıyor, açılan gedikler ağaçlarla dahi olsa kapatılmaya çalışılıyordu. Mehmet ve ordusu kuşatmanın en can alıcı noktasını, Ceneviz gemilerinin Türk donanmasını yararak geçmesiyle yaşadı. Ancak inatçı Mehmet, meğer haftalar öncesinden planlamış olduğu manevrayla gemilerini karadan yürütüp geçilmez denilen Haliç zincirlerini kırmıştı. Sabah olup bu haber bize ulaştığında, şehirde herkes şaşkınlık içindeydi.

Bizans halkı için bu olay, lanetli kehanetlerin gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Bu vasat durumda birbirimizi suçlamaya, ardından da ardından da Tanrı’ya ve azizlere sığınmaya başladık. Daha doğrusu, ben öyleymiş gibi yaptım. Eski inançlarımıza göre, eğer imparator şehirde değilse, şehir fethedilemezdi. En azından bu batıl inancın gerçekleşmesi ve dönünce şehri kurtarması için İmparator’a “şehri terk et” uyarıları yapıldı. Fakat o, son ana kadar direnmeyi tercih etti. 27 Mayıs 1453’te, Mehmet büyük saldırısını başlattı. Giderek olduğum yere yaklaşıyordu. O yaklaştıkça içimi büyük bir heyecan kaplıyordu.

28 Mayıs 1453’te, Mehmet ve ordusu, Romanos Kapısı’nda kapanması mümkün olmayan bir gedik açmıştı. Tam o vakit Türkler saldırıyı durdurdu ve ölümcül bir sessizlik surlara çöktü. Hagia Sophia ve çevresinde elimizde ne kadar kutsal ikon, Meryem Ana sembolü varsa, surlarda ve sokaklarda uğur getirsin diye gezdirildi. Şehirde ne kadar kutsal mabet varsa, hepsi çanlarını tüm gün çaldı. Söylenen tüm ilahilerde umutsuzluğun feryadı yankılanıyordu. Ve 29 Mayıs 1453 sabahı, yenilginin söylemi Konstantinopolis’i sardı. Askerlerin bir kısmı Venedik gemilerine atlayıp kaçarken, ailelerini korumak isteyenler evlerine döndü. Mehmet’in Romanos Kapısı’ndan (Topkapı) şehre girdiği haberi, günlerdir Hagia Sophia’da bekleyen bizlere ulaştı. Kalp atışlarım hızlandı. “Eğer Türkleri biraz olsun tanıdıysam, buraya gelecek.” diye geçirdim içimden.

Ve öyle de oldu…

29 Mayıs 1453 günü… Güzel bir bahar sabahıydı. Boğaz’da kuşlar, dünya tarihinin değiştiğinden habersiz aynı ahenkle uçarken, Mehmet, askerlerinin alkışları arasında at üstünde Hagia Sophia’ya geldiğinde, nefeslerimizin birbirine değecek kadar yakın olduğu bir canlılıkla karşımızdaydı. Gözlerimi ondan alamadım. Adı kıyamete kadar anılacak olan bu genç ve yakışıklı adamın hiçbir hareketini kaçırmak istemiyordum. Ellerini açıp dua edişini, günlerdir kuşatma altında bir orduyu yönetmesine rağmen dinç ve temiz görünüşünü, bakışlarını inceledikçe ona olan hayranlığımı durduramadım. Sonra… Kendisine korku dolu gözlerle bakan kadın ve çocuklara merhametle yaklaşımı… Ama sanki ben, Mehmet şehre gelmeden, daha gölgesi yeni düşmüşken ona hayranmışım zaten. Meğer gönlümün kapılarını ona çoktan açık tutmuşum. Hiçbir imparator Mehmet kadar yakın, hiçbir hükümdar onun kadar kudretli olmamıştı gözümde. Bu şehir düşmeden ben çoktan düşmüştüm ona.

Mehmet’im…

Sen yalnızca bir şehri değil, zamanı da fethettin. Sana asırlar öncesinden ilan edilen müjdeye ulaştın. Sen, baban, deden ve onun babası… Hepiniz aynı müjdeye mazhar olmak için sayısız kere bu şehri kuşatmayı denediniz. Sen ve ordun, Hz. Muhammed’in sizler için ilan ettiği güzelliğe eriştiniz. Şu an, alkışların arasında, her yere çil yavrusu gibi dağılmış, yağma ile meşgul ordunun içinde, farkında mısın bilmiyorum ama;

” لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْش”

“Konstantiniyye elbet  bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askeri ne güzel askerdir”

sözlerinin muhatabı sensin şu anda. Ve bu muhataplık seninle kıyamete kadar sürecek. Hristiyanların İsa’yı çarmıha germesi, Romalılar’ın Kudüs’ü yakıp yıkması ne büyük bir felaketse, Konstantiniyye’yi fethetmen de onlar için aynı büyük felaketin ağıtı oldu. Fethinle birlikte görkemli kiliseler, evler, saraylar denize batmış gibiydi.

Fatih!

Sen artık yalnızca Mehmet değilsin. Konstantiniyye’de artık Konstantiniyye değil. Sen Fatih; Konstantiniyye’de İstanbul olmaya hazırlandığı vakitlere gebe artık.  Harabe Hagia Sophia’yı, yıkık Konstantiniyye’yi ilk gördüğünde, hayal kırıklığı ile dudaklarından dökülen şu beyit;

Afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor,

Kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor…

seni üzmesin. Çünkü bu yıkık şehirden sen ve senden sonra gelecek olanlar, bir daha kimsenin hak iddia edemeyeceği bir Türk – İslam şehri olan İstanbul’u inşa edeceksiniz. 

Ama sen Mehmet’im,

Tarih kitaplarından değil, gözlerimin önünden yürüyerek geçip gidecektin.

Şimdi adını bilen herkes seni ‘Fatih’ diye çağırıyor.

Bense hâlâ seni, şehre düşen gölgenle hatırlıyorum.

Ve şimdi, aradan beş yüz yılı aşkın bir zaman geçmişken hâlâ senin sesin çınlıyor bu taşların arasında.

Mehmet’im…

Şehrin artık İstanbul…

 

¹13. sayımızda yer alan Yıkık Roma öyküsünün devamıdır.

Sayı: Sayı 14

Kategori: Öykü

Yazar: Gözde Çimen