Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Kırmızı Palto

Küçük kız, küçük kız! Bana hikâyeni anlat

 

Kulağı kapıcı diyafonunda, soğuk soğuk terliyordu. Sanki az sonra dairelerden biri seslenip kapısına çağıracak ve yüzünde yalanın -yalan denilmese de, gerçeği gizlemenin ve korkaklığın- izlerini görecekti. Soracaktı ardından: “Ne o Evin? Yoksa yalan mı söyledin, hem de öğretmenine, öyle mi? Ne bu al al, bu mor mor hâlin?” Evin, “Küçüklüğümden beri böyleyim,” derdi insanlara daima. Şimdi beşinci sınıfa gidiyordu. “Birinci sınıfa giderken de böyleydim, ikinci sınıfa giderken de… Yani, asla yalan konuşmam ben.” Zaten kendisiyle gurur duyduğu ve övündüğü birkaç özellik vardı. Ve şimdi bu hasletlerini yitirmiş olmanın kederiyle kalbi eziliyordu, küçük Evin’in.

Babası olanları duyacak olsa, ne üzülür, ne utanırdı kim bilir. Birisiyle telefonda görüşürken, babasının kendisinden “Yaşı küçük ama yüreği büyük, mert bir kız Evin. Bir kez olsun kapıcının kızı olduğu için gocunduğuna şahit olmadım,” diyerek bahsettiğini duymuştu. Ardından ahizenin diğer ucundaki kişiye: “Eveeet, eveet… Apartman görevlisi diyorlar artık ama ne çare, kapıcı diye bellemişiz bir kere kendimizi. Bey mi? Yooook canım, sen de ne yaptın; beyliği kim kaybetmiş de biz bulalım. Efendi derler genelde, Ziya Efendi aşağı, Ziya Efendi yukarı. Bey diyecek olsalar ‘Estağfurullah efendim, hizmetinizdeyiz.’ diyecek olurum zaten. Bir garip gelir bana bile.” demişti.

Kendisi hakkında söylenenlere sevinse de, babasının kendisini hizmetçi gibi görmesine burulmuştu kalbi. Oysa işini yapıyordu; neden hizmetçi olsundu ki? Babasına karşı öfkeyle doldu içi. Bu kırmızı paltoyu da o bela etmişti ya başına… Yıldız Hanım’ın paltoyu babasının eline tutuşturduğu anı zihninde canlandırmaya çalıştı. Babası nasıl da mahcup bir edayla gülümsemiş, nasıl da acziyet içinde eğilip bükülmüştür kim bilir. Abartılı ve yersiz sözlerle teşekkürlerini sunmuştur kesin. Yıldız Hanım ise, adeta ölüm döşeğindeki bir hastaya can bağışlar edasıyla mağrurdu hayalinde Evin’in. Yüreği sıkıştı, unutmaya çalıştı bu hayali sahneleri.

Yukarı katların verdiği elbiseler, oyuncaklar, hatta zaman zaman verilen ev aletleri bile oldukça makbule geçiyordu. Olağan şartlarda asla satın alamayacakları şeyleri, kapıcı Ziya Efendi’ye veriveriyorlardı. İster çöpe atar, ister bir ihtiyaç sahibine verir, isterse de kendi kullanır diye… Evin, büyük bir sevinçle karşılardı babasının getirdiği eski oyuncakları. Her zaman da eski olmazdı; bazen hediye gelen, fakat evde çok fazla oyuncak olduğu için yer bulunamayan gıcır gıcır yeni oyuncaklar da getirirdi babası.

Bir keresinde, pembe tasmalı beyaz bir oyuncak kedi getirmişti. Yıldız Hanım vermişti; oyuncak oğluna doğum günü hediyesi olarak gelmiş fakat Utku’da bu oyuncağın hem kedi şeklinde hem köpek şeklinde olanı varmış. Düşünmüş ki Ziya Efendi ölse de Evin’e alamazmış böyle pahalı bir oyuncağı. En iyisi “kapıcı kızı” demeyip yavrucağı sevindirmekmiş. Babası sözlerini tamamladığında, Evin’in ruh âlemi, sevinçle birlikte adını koyamadığı kötü bir duyguyla karmakarışık olmuştu.

Gidip de Yıldız Hanım’a teşekkür etmek gelmemişti içinden. İyilik yapmıştı ama sanki kötü bir şey demişti. Adını koyamadı Evin. Kediciğin mavi boncuk gözlerine bakınca bütün kederini unuttu neyse ki. Çocuktu işte; kolaylıkla kırılıyordu kalbi, hemencecik üzülüyor, çabucak da seviniyordu. Şair, çocukluğun tasasız günlerini özlerken, Evin gibi çocukların çocukluğunu da özler miydi, ister miydi acaba? Bilinmez. Gerçek şu ki Evin her ne kadar tasalı bir çocukluk dönemi yaşıyor olsa da, çocukların neşeye teşne yönü imdadına yetişmiş ve beyaz kedi kalbini onarmıştı.

Oysa bu seferki üzüntü öyle değildi. Bu seferkinde o da pay sahibiydi, günahkârdı bir kere. Büyük bir günah işlemiş ve gerçeği gizlemişti. Bu hem bir nevi yalandı hem de korkaklıktı. En çok da buna içerlemişti ya… Hem cesaretiyle hem dürüstlüğüyle çok gururlanırdı. Öyle ya, babası da onu öyle methetmişti telefondaki memleketlisine: “Evin çok mert bir kız,” demişti. Mert olmayan kişiye namert denirdi. Daha geçen gün sözlükte okumuştu. İçi ürpermişti. Ne kötü bir sıfat… Buna dayanamazdı. Varsın kimse bilmesin; o biliyordu ya yediği haltı.

 

Palto onundu. O sabah erkenden gitmişti okula. Henüz sınıf arkadaşlarının hiçbiri gelmemişti. Sınıfa girer girmez paltoyu çıkarıp askılığın en uç kısmındaki askıya asmış, derhal askılığa en uzak sıraya oturmuştu. Hem arkadaşlarının paltonun kendisine ait olduğunu bilmelerine derin bir istek duyuyor hem de için için korkuyordu bilmelerinden. Bu siyah bebe yakalı, kırmızı kadifeden dikilmiş, sağ göğüs hizasında siyah iplikle yavru bir ceylanın nakışlanmış olduğu enfes şeyin Evin’in olduğunu bilseler, ne düşünürlerdi acaba? Üzerinde görmelerini istemezdi. İki kıştır giydiği lacivert, eskimiş, dikişlerinin patladı patlamak üzere olan botları, kirli beyaz külotlu çorabı ve enseden gelişigüzel toplanmış saçlarıyla Kırmızı Palto’nun, üstünde nasıl büyük bir çelişki çığlığı atacağını adı gibi biliyordu.

Üzerinde görmesinlerdi ama bilsinlerdi. Belki öğretmeni sorardı. Öyle ya, Filiz Hanım’ın Evin’in yaşlarında bir kızı vardı ve kız öğrencilerinde görüp beğendiği eşyaları sorardı bazen. Kızını bir kere görmüşlerdi; Begüm… Kırmızı Paltoyu Begüm’ün üzerinde hayal edince içi cız etti. Ne yakışırdı, nasıl da ona ait dururdu kim bilir… Tam da tahmin ettiği gibi, umduğu gibi ve korktuğu gibi oldu. Filiz Hanım sıraların arasında yürüyüp ders anlatıyordu ki aniden sustu. Gözünü Kırmızı Palto’dan ayırmadan sordu:

−Kimin bu?

Evin, neyden bahsettiğini hemen anlamış, soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Nasıl “Benim öğretmenim.” derdi, buna kim inanırdı?

Filiz Hanım merakla sorusunu yineledi:

−Kimin bu? Askıdaki paltoyu soruyorum çocuklar, kırmızı olan paltoyu. Sizden birinin mi bu?

Sınıfta çıt yoktu. Arkadaşları da başlarını çevirip paltoya baktılar ve kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Hiçbirinin değildi, öğretmenleri sorana kadar da fark etmemişlerdi. Evin’in kalbi korkuyla çarpmaya başladı. “Allah’ım, ne olur tam şu an bir şey olsun ve bu konu kapansın.” diyordu. Keşke küçük bir deprem olsa ve geçen gün okulda yapılan deprem tatbikatında olduğu gibi çök-kapan taktiği ile saklansak; korkunun etkisiyle herkes paltoyu unutsa. Neden giymişti ki sanki? “Senin neyine bu zengin işi palto, senin neyineydi zaten Evin!” deyip kızıyordu cüretine. Kendisine ait olduğunu söylese, nasıl afallarlardı kim bilir. Evvela şok olur, sonrasında ise basarlardı kahkahayı. “Nereden çarptın?” diye sorarlardı şüphe yok. Sınıfın haşarısı olan Ufuk, külkedisi şakası bile yapardı kesin. Adı külkedisine bile çıkabilirdi hatta.

Kararını vermişti; asla söylemeyecekti paltonun kendisine ait olduğunu. Öğretmeni, paltonun kumaşını eliyle okşayıp hayretle başını sallamış, ardından derse devam etmeye başlamıştı zaten. Çocuklardan hiçbiri sahiplenmemişti. “Sınıftan birinin değil belli ki,” diye düşünmüştü. Sadece Ufuk:

−Böbrek kontrolü yapalım öğretmenim; kimin ki yoksa, bu palto da onundur.” diyerek tüm sınıfı güldürmüştü. 

Evin gülemedi. Dehşetle bakakaldı yüzlerine. Paltonun kendisine ait olduğunu söylememekle ne kadar doğru yaptığını bir an düşündü sadece. O günkü derslerden hiçbir şey kafasına girmemiş, okuldaki tüm günü önce endişe, sonra ise iç sıkıntısı ile geçmişti. Yalan söylediği söylenemezdi belki, ama gerçeği de gizlemişti. Korkmuştu işte. Eve geldiğinde de huzursuzluğu sürmüştü. Şimdi kulağı kapıcı diafonunda, sanki üst katlardan biri onu çağıracak da hesap soracak gibi hissediyordu. Yıldız Hanım mesela… “Madem utanacaktın, kendini layık görmeyecektin o paltoya, niye sırtına geçirdin be yavrucuğum?” diyecekti sanki.

 

Aniden kararını verdi Evin. Yarın sabah öğretmenini sınıfın kapısında bekleyecek ve gizlice sırrını onunla paylaşacaktı. Öğretmeni muhtemel ki acıyarak, merhametle bakacaktı yüzüne ama olsun; yalancı ve korkak olmaktan iyiydi bu. Kararını verdiğinde üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Oturma odalarının bir köşesinde bulunan küçük televizyonlarını açtı. Şansına en sevdiği çizgi filmlerden birini veriyorlardı. Kendisini ödüllendirilmiş hissetti Evin. Dürüstlük, ne tatlı şeydi! Kanepeye kıvrılmış, çizgi filmini izlerken, huzura ermiş bedeni gevşemiş ve Evin, mert bir kız olmanın huzuru ile derin derin solumaya başlamıştı.

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Şeyma Ergöktaş