Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Karlı Dağlı Göl

 

Yemyeşil bir bahçe. Göl ve göğe uzanan envai çeşit ağaç. Göl, etrafında yorulmadan yürünebilecek kadar küçük. Güzeller güzeli salkım söğütler var gölün kenarında. Yer yer güller, sümbüller, bülbüller, sarmaşıklar, âşıklar, kardeşler… Ancak  oturulacak ve yürünecek kadar bu küçük yerin etrafı, eteği karlı dağlarla çevrili. İkindinin o muhteşem sarılığından kırmızılığına geçen tam o vakti. Gökyüzünden göçen leylekler süzülüyor; leylakların kokusu buram buram. Oturanlar, konuşanlar, şakalaşanlar, ağlayanlar var gölün kıyısında, salkım söğütlerin altında.
İşte orada, insanların arasında, gölün kıyısında bir gönül… 

Adı Aliye.

Orada olan herkesle tanışık. Sevdiği, gitmesini istediği. Tek başına oturuyor çimin üstünde, salkım söğütün altında, gölün yanı başında. Göldeki balıkları seyrediyor aşağıya doğru, gökteki göçmen kuşlara bakıyor yukarı doğru. Rüzgâr dolanıyor elbisesine. Çiçeklerin neşesini işitiyor.

Kendisi pek neşeli değil. Neşe bir kenara, huzursuzluk demir atmış yüreğine. 

Akşam olurken herkes biraz böyle hisseder zaten; ama onunki biraz farklı. Birkaç yüzyıl öncesinde yaptığı büyük bir hatayı düşünüyor. O günden beri pek iyi değil. Dünyayı düşlüyor, düşledikçe düşünüyor ve omuzlarında her türden acıyı taşıyor. Anlıyor, herkesi fazla anlıyor. Fazla hissediyor, fazla düşünüyor. Gözlerinden tuzlu sudan yapılma karat karat elmaslar düşüyor. Midesi bulanıyor insan olmaktan. İnsanlardan da. İnsanlarla anlaşamıyor; ailesine ağlıyor, geçmişte hata yaparak üzdüğü o arkadaşına mahcup hissediyor. Ama biri var ki… İşte aklına o düşünce, inci gibi dizilmiş, ardı arkası bitmeyen hüzünlerin istikrarı bozuluyor. 

En çok onu seviyor, en çok ona mahçup. En çok da onu düşünüyor. Ne kadar çabalarsa çabalasın, yeterli olmuyor. Mütemadiyen mahçup olmaya devam ediyor; bu yüzden mahzun olmaya da. Ona çok hata yaptı. Ondan çok özür diledi. Yetmedi özürleri. 

Bu haklı melankolinin sahibi Aliye… 

Güneş veda ediyor göğe yavaş yavaş. Kırmızılık çoğalıyor, hafifçe kararıyor etraf. Rüzgâr biraz daha serinliyor, Aliye daha çok ağlıyor. İnsanlar toparlanıyor; küçük insan cemaati veda ediyor dağların arasından çıkarak parça parça. 

Aliye kalkmayacak… 

Aliye o küçük insan cemaatinden bıktı: Dertlerini dert edinmesinden ama kimseye gösterememesinden. İmtihanı zor; herkese yardım edememesinden. Merhametsizlerden, umursamazlardan, gazabından kör, kötüye meyyal insanoğlundan, hudutsuz hiddetlerden…

En yakınları bile terk ediyor onu, çağırmadan işte. 

Gitmeyecek Aliye, kararlı. 

Burada toprağa serilecek. Sonra toprak örtecek onu. Aman insan evladı incitmesin de, hangi kurt gelirse gelsin kokusuna; hangi mantar çürütürse çürütsün mevtini.

Onlar gönlümü acıtmayacaklar diye düşünüyor Aliye. 

Ve güneş söylemeden, sessiz sedasız, çok bariz ama bir o kadar da belli belirsiz veda ediyor. Her gün batışı böyle değil mi? Başını kaldırıp göğe bakıyor Aliye. 

Sessizliğe çekilmiş bir an buluyor yüksek dağlar arasından göğe bakarken, tıpkı kendisi gibi. 

Ve başlıyor işte hesaplaşma mesaisi.

Her şeyden habersiz, rahme kıvrıldığı gibi kıvrılıyor salkım söğütün altında, toprağın üstünde. Bacaklarını göğsüne çekiyor, göğsü öğürüyor hatalarını. Gözyaşları suluyor toprağı. Açık yara gibi açılıyor göğüs kafesi, kanıyor kalbi.

Hıçkırıkları eşlik ediyor, artan rüzgârla hışırdayan yaprakların sesine. 

Ört beni!” diye sızlayarak yalvarıyor yüksek sesle Aliye. 

Hikâye bu ya,

Toprak cevap veriyor ona:

Üzülme, geçecek.

Örtüme bürünsen de kalkman gerecek. Kaldıracağım seni.

Yaşatacağım seni onun izniyle, sen de yaşayacaksın. 

Dünya zor ama O,  kolay verir nimetleri.

Annenin sana vermediği merhameti verecek; korkmayacaksın.

Seni topraktan yapılma bir paltoyla sarıp sarmalayacağım. 

Ben seni meyvelerle, sebzelerle besleyeceğim. İnsanlar yoldaş olmadığında, dilsiz kullar gönderecek O da yardıma. 

Sen de özür dilemeye ve teşekkür etmeye devam edeceksin. Emek vereceksin.

Paltona cepler dikeceğim, üzüntünü sakla diye. 

Ağla, kana, kus bu ruhunun ürünü. 

Gizleyecek, içime çekeceğim bunları. 

Sen de sabredeceksin. 

Böyle toprakla örtünmeyi dilemeyeceksin ölmek için.

Topraktan giyineceksin; O’nun paltosunu omuzlarında yükselteceksin. Öyle ki bu, çok büyük bir şereftir. Uğruna secdeler istenecek kadar Âdem’e. 

Şimdi kalk ve giyin.

Örtüler seni o günden saklayamaz. Hiçbir ölüm, hiçbir acı, hissettiğin O’ndan ve O’na olan sorumluluğundan, paltoyu giymekten büyük değil. 

Gel, gecelerde sığın ve ağla burada. Kıvrıl ve sıyrıl zehrinden. Sonra güneş aydınlatmaya başladığında göğü, tutun şu salkım söğütün gövdesine, doğrul. Paltoyu giy. Göze al soğuğu.

Yükselt kulluğunu. Sadece O’na ey boynunu. Sabret, affet. Şafak sökünce bul diğerlerini. İmtihansa imtihan, palton senin zırhın ve kalkanın. İncineceksin, ama O telafi edecek.

Sadece burada kalmak istiyorum,” dedi Aliye. Sarılıp bırakmaz ister gibi oldu toprağı. 

Kalınca hiçbir şey olmayacak ama gidince yol almış olacaksın. Yaşamak demek de bu zaten.

Aliye bütün bunları dinlerken hem şaşkınlık hem merhamet edilmişlik hissiyle, gözyaşlarının ardı arkası kesilmedi. Ama duruldu ruhu. Pıhtılaştı açık yarasından damlayan kanı.

Bütün gece sakındı onu toprak, tehlikelerden. Aliye dünyanın en huzurlu uykusunu uyudu. Güneşin ışıkları ulaşırken, nazikçe dürttü toprak onu.
Uyandı Aliye.

Hüznü bitmemişti, acısı geçmemişti. Ama “Ne yapmam gerektiğini bilmek; bir insanın yolunu bilmesi hissi, varmaya değer bir yere götürür beni,” diye hissetti. Kalktı Aliye; güçsüz ve sevinçsiz. Sahip olduğu hiçbir şey, sadece bir ilahi ve hakiki teselli göğsünde. Hem yılgın hem saygın bir hâlde, toprağın paltosunu giyindi. Salkım söğüde sarıldı, veda etti karlı dağlı göle… 

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Betül Bayındır