Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Kadim Aynalar

07.00 Sabah Ezanı

Hiç uyumadım. Ezan uzun uzun okunuyor. Sanki beni bir şeye hazırlıyor. Bir şeye… Bugün zor geçecek. Esselâtü hayrun. Bugün bir şey olacak. Birine bir şey olacak. Kombiyi kapatmalıyım. Mine’n-nevm. Evet… evet, şüphesiz. Uyumadım çünkü. Uyuyamadım ben. Biblolarım… ipler… yastıklar… Önemli fotoğraflar, en sevdiğim kitaplar. Küçük oyuncaklarım. Hepsi önümde. Bir oyun kurmalıyım. Ama önce: Namaz. Sakin bir abdest. Hayır… Kimseye bir şey olmamalı. Birinin demesi gerek: “Kimseye bir şey olmayacak, Meryem.” Namaz için başımı örterken, dolabın üzerindeki aynaya bakıyorum. Bu… Kim bu? Kenara sıçrıyorum. Hayır. Ben değilim bu. Bu gözler… Kimin gözleri bunlar? Tekrar bakıyorum, tüyler ürpertici bir bakış…. Sanki bir başkası. Bizzat başkası girmiş gözüme. Uyudum mu yoksa, ben uyurken mi yerleştirdiler? Hayır, hayır uyumuş olamam. Öyleyse nasıl, kim?  Tekrar başımı yavaşça indirerek aynaya bakıyorum. Hih! Çok… Korkunç. Sanki ta içime sızmak isteyen. Keskin. Ürpertici. Başkasına zimmetli. Kendi gözlerime uzun süre bakamıyorum, sanki biri beni izliyor. Ya da izleniyorum.

12.57 Öğle Ezanı 

Ağlıyor sanki müezzin. Tizlerde sesi çatallaşıyor. Bir ara boğazını temizliyor. Belli o da ne yapacağını bilemiyor. Nasıl yol göstereceğini. Bu çip-lens meselesi. Bize çok, çok uzak…Secdedeyken ağlıyorum. Bu kadar çaresiz olmamalıydık. Biz üretmeliydik bu çipi. İnsanları kendi yansımalarına yabancılaştıran ve bir arayışa sokan bakış açısını… Görgü diyor eskiler aynaya. İnsanın kendini gördüğü yer.  Görgü. Başka neye yarar aynalar? Fakat biz insanların izni olmadan onları efsunlamayız, biz yapmayız. Her ne teknolojik gelişmeye faydalı olacağını bilsek de bir gün insanların tepesine atılır çekincesiyle biz atomu bile parçalamazdık. Velev ki parçaladık, bir şerh koyardık ya da ledün ilmi gibi saklar, insanoğlunun eline vermezdik. Yavaşça çömeldiğim yerden geriye doğru aynaya bakmak için eğiliyorum. Biz kimiz Meryem? Gözlerin hâlâ yabansı. Biz işte. Şeksiz inananlar. Dolabın aynasındaki Meryem gülümsüyor. Bana ağır bir yük verecekler. Siz Allah değilsiniz! O kapasiteye göre verir. Ya siz! Siz böceklere, mikrofonlara, kulaklıklara mahkûm sizler. Sizler! Bir organı taklit etmekten öteye gidemeyenler. Sizler! Komodindeki bibloyu alıyorum. Sizler! Peş peşe vuruyorum yansımama. Meryem sinsice gülümsüyor. Çatlatabiliyorum en fazla. Şimdi ne yapacağım? Ne yapmalı? Meryem tekti şimdi onlarca oldu.  Kütüphanemin önünde Safahat’ı arıyorum. Kırmızı tuğlayı bulunca şenleniyor içim. Mutlaka şifa olur gözlerime. Bir açıyorum ki kaç defa okuduğum kitapta saçma sapan devlet isimleri, o dönemde olmayan kavramlar, şiir biçimleri… Süleymaniye Kürsüsünde Akif güncel mevzuları mütaala ediyor. Şiir biçiminde. Doğu Türkistan, Filistin falan diyor. Hayır, bu kadar hızlı olamazlar, baktığım anda değiştiremezler o şeyi değil mi? Dikkatimi bu kadar hızlı çalamazlar di mi? Pat! Safahat’ı kapatıyorum. Başka iyi bildiğim bir şiir kitabına bakıyorum, en sevdiğim şiire:

Sahip olun taşa demire

Aleve, Küle bile

15.23 İkindi Ezanı

Ezan oldukça içli okunuyor, sanki bana bir şeyleri hatırlatmaya gayret ediyor Müezzin Bey. Allahu Ekber’e vurgu yapıyor. Ne bu? Allahu Ekber en çok nerede vurgulu söylenir? Savaşa giderken… Cihada özellikle. Benimle ilgisi… Pes etmemeliyim. Aynalardaki ben’i değiştirdiler, okuduğum kitapları tahrif ettiler. Fakat değiştiremeyecekleri, manipüle etmeye hiçbir lensin hiçbir çipin hiçbir kayıtın… Üç teknik. Teknik yok onu tahrif edecek. Çünkü o zaten bütün tahrif edilmişleri yalanlamak ve bütün söylenen doğru sözleri tasdik etmek için… Gönderildi evet. Bize okumak düşüyor. Ama yüzünden olmalı. Muhakkak yüzünden… Hafız değilim, dil desen imam hatip Arapçası. Yeterli olur mu? Ne ne diyorsun Meryem yoksa şüphen mi var.. Yoo, şeksiz ve şüphesiz. Şeriksiz.

Telaşla başucumda duran Kur’an’ı Kerim’i açıyorum. Bir cihat bu. Ve bu ayetler değişmez. Hadi çağırın ortaklarınızı benzeri bir sure getirsinler, hadi bakalım! Kur’an’ı yüzünden okudukça sanki gözlerimi manipüle etme kudretleri zayıflıyor, zayıflıyor ve zayıflıyor. Tanıdık gelen, mücadele içeren kelimeleri kalp içine alıyorum. Fosforlu kalemim ile altında meali yazan renkli ayetleri tekrar vurguluyorum… Yoo, yoo sadece meale güvenemem. Bu fırsatçılar onunla oynayabilir. Arada bir bağlamın ne olduğunu anlamak için birkaç yerin anlamına bakıyorum. Esas yüzünden okumamı sürdürüyorum. Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tükezzibân’ın tekrarlarıyla insanı kendine çeken Rahman suresini okuyorum sonra. Odamdaki aynaya bakayım dedim ama hayır, orası işgal altında. Koşarak tuvalete gidiyorum. Büyük enlemesine geniş aynamızda kendime bakıyorum, sanki gözlerimin feri biraz olsun geri gelmiş. Koşuyorum. Koşuyorum koridorda. Evet şehre koşarak giren adam benim. Yasin. Mutlaka onu da okumalı. Kur’an’ı okumaya devam etmeye gidiyorum. Arada bir beşerlerin yazdığı kitaplara göz gezdiriyorum. Ne ki elden bir şey gelmiyor, kitaplardaki her yazı her içerik değişiyor. Değiştiğini on dokuzuncu yüzyıla ait bir fikir kitabında SSCB hakkında yapılan analizler kasılmasından anlıyorum. Demek ki durum o kadar ciddi. Demek ki ortalık fena hâlde karışmış. Sadece ben değilim belki. Belki de benim gibi milyonların gözüne girdiler. Gözümden düşmelerini bekliyorum. Kitaplara göz gezdiriyorum. Göze alıyorum her şeyi. Yanmayı. Tükenmeyi. Gözdağı veriyorum Kur’an’ı tekrar açarak. Ne çok gözle ilgili deyim var Türkçe’de bunu biliyorlar, bunu bildiklerinden zaten. Bizi bizden iyi tanıdıklarından oluyor ne oluyorsa. Ma vedda’ke rabbüke ve mâ kalâ diyorum durmadan. Belki bu vuruculuk, bu vurgu ya da her neyse kelimelerim yetmiyor, onları insafa getirir. Değişmezliğini vurgulamak için daha çok daha çok okuyorum. Kulaktan beslenir insan demişti birisi, dinle neyden başlangıcı da ondandır. Kulaktan. Kulaktan hissediyorum okuduğum ayetleri. Gözlerim sanki bir araç sadece. Asıl etki kulaklarıma oluyor. Belki bu şekilde. Kulaktan beslenerek… Yenebilirim onları. Aynaya bakıyorum odamdaki. Epeyce kendimdeyim. Meryem, onların çizdiği gibi boynu bükük değil tam aksine başı dik, gururlu ve haklı Meryem bana bakıyor. Bu Meryem devlet de yıkar, devlet de kurar. Bu Meryem başka Meryem… Adamış kendini bu yola. Hangi yol? Bu yol işte… Şeytan tam ortasında oturup durmuş bu yolun, elbet bir Molla Kasım gelir. Gülümsüyorum yansımamdaki Meryem’e. Gözleri devam et diyor, bana varmana çok az kaldı. Koşuyorum masama. Tekrar açıyorum Kur’an’ı, Meryem suresine geliyorum. Rabbim, sana ettiğim dualardan hiç eli boş dönmedim. Gözlerim bu cengin ortasında kapanmaya başlıyor. Biliyorum onların işi. Onlar kim? Sokakta’yı okuyanlar bilir. Onlar işte. Dün geceden beri uykumu gasp edenler şimdi onu bana geri veriyor. Yoo, izin vermem. Hemen bir kahve yapıyorum, sert. Gökyüzüne bakarken içiyorum. Meryem olmanın tadına vara vara. Ah benim ayna karşısı check-in’lerim. Mırıldanıyorum: “Keşke bundan önce ölseydim de hatırda kalmayan değersiz şeyler gibi unutulup gitseydim.

Akşam Ezanı 17.45

Müezzinin sesi coşkulu. Demek ki doğru yoldayım. Abdest alacağım ama önce tuvalet. Alimler neden avret yerinize bakmayın demiş, yeni idrak ediyorum. Ben bunu hep saçma bir abartı olarak alımlamıştım. Gözlerimize kadar ele geçirileceğimiz ön görülmüş olmalı. Abdesti dev tuvalet aynamızda alıyorum. Yüzüme her su atışımda aynaya bakıyorum. Gözlerim biraz olsun bana ait olan, Meryem’in gözleri. Bu anı sahipleniyorum, bu akşamı. Eski gözlerim. Eskisi gibi hür ve kendi hâlinde. Suyu kollarımdan geçirirken bir şova dönüştürüyorum abdesti. Abdest iyi ki var, su ile arınma herkeste var. Bu gözümdeki namussuzlar, adiler eğer tahmin ettiğim dindense onlarda da suyla vaftiz var. Peki Aleviler? Cemal de alevi. Çok sonraları öğrenmiştim. Seküler takılıyor ama Alevi. Abdest alsa nasıl alırdı acaba? Ne Caferi’den sayıyorlar kendilerini ne Şii’den. Başımın sadece dörtte birini değil tümünü ıslatıyorum. Üç kere. Bundan sonra namazdan kaçamazsın Cemal. Meydan okurcasına aynaya bakıyorum. Seviyorum bu hâlimi. Eski Meryem’e değil bu başka bir Meryem’e benziyor. Onlar’ın Meryem’i de değil. Havluyla kurulanıyorum. Bunu da bir şova dönüştürüyorum. Evet, tüm dünya beni izliyor. Nasıl ki Truman Show aynaya astronot kafası çiziyor, izlendiğini bilmeden. Kimsenin Meryem’i değil bu. Onların manipülasyonlarının ortasında kendince bir çıkış yolu bulmaya çalışan hafif komik bir Meryem bu.  Benim küçük zaferim. Truman, izlendiğini bilmiyor. Bense biliyorum. Alın size bir çözüm. Uğraşın durun bakalım. Hemen defterimi bulmalıyım. Bu salakların şimdi arasında İslam dinini bilen varsa derler ki bu kız ne yaptı az önce? Hemen defterimi bulup, yazmalıyım. Nerede? Ha. Kur’an’ın altında kalmış. “ALEVİLER NASIL ABDEST ALIR?” diye koca bir başlık açıyorum. Bence yeterince açıklayıcı oldu. Yine de.. “BAŞIN HER YERİNİ 3 kere mesh ET.” Anlamazlar falan açıklamakta fayda var. Sonra maazallah aynadaki şovumdan dolayı bana deli derler. Hepsinin bir anlamı olduğunu, onların oyununa dahil olduğumu ama onların kurallarını kabul etmediğimi, bazı şeylerde söyleyecek, göstererek şeyim olduğunu bilmeleri bunu artık İDRAK etmeleri gerekiyor!

Yatsı Ezanı 19.10

Müezzinin sesi hayırlı bir haber almış gibi hafif neşeli çıkıyor, sesini bir türlü peste tutamamasını tize varan titremelerinden anlıyorum. Demek ki ben Alevilerin namaz kılmama bahanelerini elden aldım diye, bir çözüm buldum diye, ona da kendi ilgilendiği şeyler ya da her neyse onun hakkında bir bilgi geldi. Kelebek etkisi. Büyük bir şey olmalı, belki de Filistin’i bile kurtaracak kartların yeniden karılma hamlesi yapıldı. Bilemiyorum tabii. Cemal ne yapıyor acaba? Belki benim hakkımda bilgi toplamak için onu da kullanmışlardır. Beni iyi tanımak için tanıdıklarımın hafızasındaki benle ilgili anıları çekip almışlardır. Cemal ile bir ilişkimizin olamamasını tek cümleyle açıklayabilirim. Bazen sadece Alevi’dir. Varoluşsal sorgulamalar, felsefi diyaloglar, şiir alıntılamak falan. Bunlara hiç gerek yok. Bazen sadece şeydir işte. Dur defterime yazayım. Cemal’i kalp içine alarak. Uğraşsın dursunlar namussuzlar, alın size malzeme. Odamdaki dolabın üzerindeki aynaya yavaşça kenardan yaklaşıyorum. Önce tek bacağımı karşısına geçiriyorum. Pandomim yapar gibi falan oluyor. Sonra yavaşça gövdemle karşısındayım. İçimden Ya Şafi diyerek gözlerimi açıyorum. Ve… Çoğaltıyorum kırık aynadan Meryem’i. Biraz da olsa bulmuşum kendimi, biraz da olsa kurtarmışım. Demek ki bizimkiler kazanıyor. Demek ki öne geçtik az da olsa. Elimize iyi koz vermişim.

Kitapları yerlere saçıyorum hangisi değiştirilemez diye baksam, hepsine ulaştıklarını anlıyorum. Kardeşim eli cebinde yerde kitapların arasına çökmüş benim başında bekliyor. Onu bu dikilişiyle Cemal’e benzetiyorum. O da böyle eli cebinde, tepemde dikilmekten hoşlanırdı. “Ne yapıyorsun?” diyor. Gülümsüyor arsız. Kızarıyorum. Cemal’in beni evde bu hâlde görmesi… Mahremiyete saygısı yok ki müptezellerin. Kardeşimi bile ele geçirmiş, en zayıf noktam olan adama dönüştürmüşler.

Gözlerini,” diyorum Melike’ye “ovala bakayım.

Gülüyor, ne diyorsun abla ya falan. “Ovala bakayım bi’ sen,” diyorum tekrar. Ovalıyor. Bakıyorum ki gitti gözünden Cemal. Çip-lensler etkisiz hâle geldi tabii. Melike, beni kendi hâlime bırakıyor. Yatıyormuş. Sen de yat mutlaka diyor. Kızarmış aksime bakıyorum ben de gözümü ovuştursam geçer mi ki? Tekrar ele geçirdiler beni. Gözlerim ürpertici bir derinlikle bakıyor bana. Tehdit ediyor beni, hapsediyor. Elimi kolumu bağlıyor enikonu. Ne tam girebiliyorum aynaya ne de tam çıkabiliyorum. Yeni bir şeyler denemeli mi? Uykum yok. Gözlerim cin gibi açık. Nasıl yenmeli onları? Bu oyun nerede bitiyor?

Aynaya belki de son kez bakıyorum, sinirlerim tepeme çıkıyor. Aynadaki Meryem’in boynu sağa bükülmüş bana bakıyor. Aynadan bir cümle yükseliyor. Kendi sesimle yankılanıyor: “Zafer, izlenen değil izleyende!” İnadına başımı dik tutuyorum, tükürüyorum yüzüme. İyice yakınlaşarak kafasına sokmak ister gibi parmağımla kafasına dokunuyorum: “Sen benim yansımamsın, ben senin değil!

Sabah Ezanı 07.02

Pürüzsüz bir okuyuş. Herkes yerli yerinde demek ki. Bitti, tüketildim. Dikkatimi bırak benliğimi çaldılar. Aynanın önüne uzanıyorum, bir yağmur yağıyor. Ateşte yanan odun çatırtısı… Yağmur mu yağıyor, ateşte yanan bir şeyler mi var? Neyse. Önemli mi? Sesi çok güzel, rahatlatıcı, gözlerim kapanıyor. Karanlıkta dışarıdan yankılanan sesle gözlerimin ta içine bakıyorum. Ölüler niçin yaşarmış anlamak için. Abdest almam lazım ama ben pimapenli balkonumuza çıkıyorum. “Adlandırmayı Allah yapar.” Cam kenarında tabureye oturuyorum. Camı açıyorum. Bir sigara yakıyorum. Baba girmeyen eve sigara girermiş. Hava hafiften aydınlanıyor. Bu karanlığı delen bir ses olmalı. Ancak bu insanları uyandırabilir. “Adlandırmayı Allah yapar.” Bir ses. Belki de mahallelinin çoğunda var bu çip-lenslerden. Uyanmalılar, kendilerine bakmalılar. Benden çıkmalı bu iş. Benim budum ne ki? Martılar, serçeler ve kargalar ötüyor. Hepsinin sesi satılık, onlara da çip takmışlar. Takip ediyorlar herkesi. Kargalar, her ideolojinin yobazlarını; serçeler, her ideolojinin mağdurlarını; martılar her ideolojinin ballı tabakasını temsil ediyor. Öterken, mensubu olduklarının çığırtkanlığını yapıyorlar. Bir ses lazım. Tabii bir ses. Adlandırmayı Allah yapar. Mahallelinin gözlerindeki yansımam değişecek mi? Benden çıkmalı artık, yerini bulmalı. Bir yön bulmalı. Evet, uyanmalılar. Uyansınlar, aynaya baksınlar ve görsünler ki bir başkası orada. Boğazımı temizliyorum. Bir zamanlar çok dinlediğim bir şarkıyı haykırıyorum, gri gökyüzünün altında çocukluğumu bilen mahallenin ortasına doğru. Yeni dünyanın marşı bu olacak.

“Haksızlık bu geçen yıllar
Gönlüm çok genç bedenim yaşlı

Haksızlık bu eskiyen yüz

Bana hâlâ çok uzak güz

Aynalar durun yalancı
Aynalar değişmeyin

Biraz daha zaman verin

Bu ben değilim bu yabancı

Haksızlık bu eskiyen yüz
Bana hâlâ çok uzak güz

Haksızlık bu vakit çok erken

Aşka hâlâ doymadım ben

Haksızlık bu”[1]

 

Ev ahalisi panikle yanıma koşarken avucumdaki küçük aynaya bakıyorum. Yanaklarım ısınıyor gözyaşlarımla. Ağlamak. Gözlere dolanla yanaklarını sulamak; böyle kızarır o yanak her utandığında. Unutmadıysa, utanmayı. Pencerelerde komşular. Bizim eve doğru bakıyorlar merakla; sanki onlar da bir cevap bekliyor. Neden hiç aklıma gelmedi benim? Tuzlu su, elektronik sistemleri bozar. Ve… Zafer inananlarındır. Meryem tam da olması gerektiği gibi.

[1] Sezen Aksu, Aynalar

Sayı: Sayı 13

Kategori: Öykü

Yazar: Sena Alper