Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

İstanbul’a Bir Mektup

Bir tenhâya çekilip uzaktan, surların o delikli gözlerinden seyre daldım canım İstanbul’u. O kadîm semtlerinin söylemek isteyip de dile getiremediği ne çok şey vardı. Oysa onlar sükût etse de sesleri yine bir yolunu bulur, gelip kalbe dokunurdu. Kimi zaman bir rüzgârın uğultusunda, kimi zaman taşların sessizliğinde tezâhür ederdi bu sesler. Hayata bir ibret nazarıyla bakmayı kendilerine düstur edinenlerin payına, küçük yâhut büyük, mutlaka bir nasip düşerdi. İstanbul da kendisinden bir şeyler almak isteyenleri hiçbir vakit eli boş çevirmezdi; evvelâ aradıklarını buldurur, ardından her suâle tarihinin engin tecrübeleriyle cevap verirdi. Meselâ aşkın ne olduğunu sorsalar şâyet, bunu en güzel Galata Kulesi anlatırdı. Kız Kulesi’ne olan sevdası, uzaktan uzağa her dâim onu izlemesi, birbirlerine kavuşamayan âşıklara en ince teselliydi. Aralarında akıp giden, dalgaları kabarmış o hırçın deniz, belki de bu yüzden oradaydı. Yüreklerde her gün yeniden tutuşan ateşi söndürmeye niyetlenen bir damla olabilmek içindi…

Sabrın ne demek olduğunu Gülhane Parkı’nın yaşlı ceviz ağaçları öğretirdi. Gölgesinde bekleyen nice âşığı misafir etmiş, yarım kalmış sevdalara sessizce şahitlik etmişti. Sadâkati, Üsküdar vapurlarının güvertesinde simit bekleyen martılar; metâneti Balat’ın sarp yokuşları öğretirdi. Birlik ve beraberliği Eyüp Sultan’ın avlusuna konan kuşlarda görürdük. Çocukluğu Adalar’ın fayton çıngıraklarında, ilmi Beyazıt’ın sahaflarında bulurduk. Mâneviyatı, sekîneti ve huzuru ise Sultanahmet öğretirdi; kalbimize ince ince işleyerek…

Güzîde şehir İstanbul… İşte böyleydi. Zaman makinesine ihtiyaç duymadan bir yolculuğa çıkarıverirdi bizi. Bir semtinin herhangi bir sokağını tahayyül ettiğimizde, oranın kokusu siniverirdi hemen üzerimize. O koku silinmeye başladığında, zaman denen mefhumun ne kadar hızlı akıp gittiğini daha iyi anlar, zamandan bereketsiz başka bir şey olmadığına kesin kanaat getirirdik. Yağmurdan sonra mis gibi kokan o toprak kokusunu unutup egzoz ve asfalt kokularına razı olduğumuzdan beri gurbetteydik.

Moderniteye yetişme telaşıyla şehir, kendinden vazgeçmişti. Omuz omuza duran, saf saf dizilen o sıcak evler yerini soğuk duvarlara bırakmıştı. Bir zamanlar küçücük gözlerimize sığdırdığımız o sonsuz gökyüzünü şimdi bizden esirgeyen bu dev binalar neyin nesiydi? Bilincinde olmadan kaybettiğimiz şey neydi bizim? İşte zaman, fark etmeden “fark” ettirmişti bize. Seneler, bir atlı gibi geçip gitmiş, biz ise bunu bir kaplumbağa yürüyüşüne namzet kılmıştık…

Bugün bir sayfa daha çevrilmişti Levh-i Mahfûz’dan. Yüzümüze bir çizgi daha eklenmiş, saçımıza bir ak daha düşmüştü. Zamana direnen taşlar, göğe karışan ezanlar, bir çayın buharında kaybolan muhabbetler, içimde çöreklenen hüzünlü yaz akşamları, sadece hâtıralarda yaşayan sevdiklerim, toprağa emanet ettiklerim ve gidenlerin ardından biriktirdiğim suskunluklar… Bu şehirden geriye kalanlardı benim için. Yaşamış ve yaşlanmıştık. Gerçi şimdikiler, yaşlanmayı kabul edemediklerinden midir bilmem, “yaşlanma”yı değil, “yaş almak” tâbirini kullanıyordu artık. Fakat bu beni teselli etmiyordu. Yaşlanıyorduk işte; inkâr edilemez bir şekilde. Ve ben buna yanılmış bir çocukluk diyordum. İstanbul’da yaşanmış, yanılmış bir çocukluk…

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Tuğba Yiğit