Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

İltica Durağı

Kadın, ağır ağır gözlerini çehreme çevirdi; böylesine yabancı birinin bakışları ancak bu kadar tanıdık olabilirdi. Üzerimde gezdirdiği her saniye daha çok üşüyordum. Mamafih, güneş bir santim dahi kımıldamamıştı. Bakışlarının altında ezilip küçücük kaldığımı hissedebiliyordum. Yuvarlanan göz bebeklerimi ona doğrultmak korkutuyordu. Oturduğum yerde dikeldim onun yerine. Karşı karşıya gelmekten kaçındım, trenden dışarı adım attım. Tren durağa son anonsunu yaptı . Dinlemedim, dayanacak kadar güçlü değildim. Kulağımda kalmış birkaç cümle. “İltica Durağı. Bulunduğumuz durak İltica Durağı. Trenimiz durağı terk etmek üzeredir. Sonraki durak…” (The station we have just arrived is İltica Station. Our train is about to leave soon. The next station is…) Adımlarımı hızlandırdım, küçükken elimi ısıran köpek arkamdan kovalıyormuşçasına. Ceketime sığındım. En üstteki düğmesinin ağırlığına dayanamayıp açıverdim. İnsanlar yanımda sel gibi akıyor, yarattıkları yıkımın farkına varamıyorlardı. İnsan bu, anlam verilemez hiçbir hareketine. Öyle dalmışım ki kaçınmaya, solumdaki minik çocuğun adımı bilmediğinden “ağabey” diye bağırışlarını duyamamışım. Son çareyi o da benimki gibi ceketime asılmakta bulmuş. “Buyur küçüğüm bir şey mi istiyordun?” İçimde seherden kalma nezaket kırıntılarıyla cevap verdim. “Dondurmamı düşürdün ağabey. Anneme hiçbir kelâm etmeyecek, susacaktım kızacağından dolayı. Peşinden de gelmeyecektim lakin şuradaki hanımefendi beni gönderdi. Birkaç kuruş bıraktı cebime. Dondurmamın maliyetinden fazla. Senin de dondurmaya ihtiyacın varmış öyle söyledi.” Kararmış bozuklukları avucuma bıraktı. Taşıyamayacağımı düşündüm bir lahza. “Yapacaklarım var evlat. Fakat dondurmanın ehemmiyeti varsa elbet beraber gidebiliriz. Annene de haber ediver. Yazık, meraklanmasın kadıncağız.” Küçük bey bozuklukların olmadığı elime asıldı. Çivilere takılmaktan, ahşap zımparalamaktan nasır tutmuş elime. Kendi gibi ufak adımlarına ayak uydurdum. Hâlâ hevesi varken umudu zamana yedirmeliydi. Fazlasına da çıkılmamalıydı tabii. Örneğin bir çiçeği ihtiyacından fazla sulamamalıydı. Cananı, candan çok sevmemeliydi. İblise kanıp da şerler âleminde yanmamalıydı. Zamanın, sayfalarda kaybolmuş kelimeler gibi delicesine süratli akıp da inançlarını birer birer çürütmesine de izin vermemeliydi. Zamanı varken aptallaşmalıydı insan. Bir adım daha atmak üzereyken yalpaladım. Sağıma çevirdim gözlerimi. “Niçin durduk küçüğüm?” Sesi çıkmak ister gibi duruyor fakat boğazından çıkan bir el ise ses tellerinin titremesini istemiyordu. “Ağabey geldik. Annem burada.” Kafamı kaldırıp yüzünü incelemeye yeltendim, solmuş teninin altındaki hüznü damarımda akan sıcacık kanı hissettiğimden daha net seziyordum. “Hanımefendi merhabalar, oğlunuza çarpmış bulundum. Dondurması yere düşmüş bildiğim kadarıyla. Ona sizin de eşliğinizde dondurma ısmarlayıvermeme ne dersiniz?” Kadın, anlamsız gözlerle sözcüklerimin dudaklarımdan dökülüşünü izledi. Bir nebze sesimin tınısı başını ağrıtıyor olmalıydı. Konuşmamı, uzatmamı engelleyerek cevapladı. “Elbette, alalım dondurmasını. Sonra da bir an önce gidelim buradan biz.” Sessiz kalmaya devam eden oğlunu sarsarak elini tutmasını emretti kaşlarıyla. Zihnimi manasız düşüncelerle doldurmaya lüzum yoktu. Yanıma ulaşmalarını bekleyemeden adımladım. Masmavi deryaların kıyısında birileri ölüyor, birileri yaşıyor, birileri de hatalar yapıyordu tıpkı benim gibi. Kıyı boyu yürüdük sükûnete boyun eğerek. Baş kaldırmaya korktuk. Sustukça sıranın her birimizde biteceğini bilmeden. Kuru kahvelerimden akşama akan yaşları sakladım. Dondurmacının önünde durduk. Öğlen güneşi kel başına vuran adam, âdeta bir suç dosyasına göz gezdirirmişçesine çepeçevre süzdü bedenimi. Üzerimdeki o köhne pusuya yabancı değildim; yaratılanın kendinden olmayana duyduğu o kadim istihkardı mahcup eden insanı… Hanımefendinin bırakmış olduğu o birkaç kuruş, yalnızca iki boğazın yangınını söndürmeye yeterdi. Eskimiş ceketimin cebinin kuytusundan, meşin ellerimle kopardığım birkaç bozukluğu daha ekledim üstüne. Üçümüzün de sızısı dinerdi böylece. İhtimaldir ki kadın kusamadığı nefretin tadını, dilinin ardında saklamak durumunda kalmazdı. Aramızdaki buzlardan katbekat serin olduğuna tabii olduğum dondurmaya uzandım. Önceliği kadına vererek elden ele ulaştırdım. Bir kuru teşekkürü bile kendine fazla, bana ise yapılması mühim olmaktan ırak bir lütuf olarak gördü. Dondurmayı sanki hakkı olan bir borcu tahsil edermişçesine çekip alarak, adımlarını hızla benden kaçırdı. Eğer bir anlığına durup bakacak olsaydı ardına, o taşlaşmış dilinden hiç tanımadığı bir merhametin sözcükleri dökülecekti; bu namert düşünceden korkarak uzaklaştı. Oğlanın minik parmaklarını kendi ince, kemikli parmaklarının arasına işledi. Gitmeme vakit sunmadan sinirini vurdu çocuğa. “Oğlum kimdir, nedir, nerelidir meçhul olan her kim varsa hepsini kendine çekiyorsun. Tipinde meymenet olmayan bu insanları nereden buluyorsun anlayamıyorum. Bir daha beni böyle insanlarla muhatap olmak zorunda bırakma!”

Kadın ve oğlu, sonbaharın ihanetine uğramış yapraklar gibi aksi yöne savruldular. Gülümsedim. İnsan bundan ibaretti işte; elini uzatana ilk taşı atar, kendine varan ihsanı dahi kusurmuşcasına sırtında taşırdı. Ay, güneşin görünürlüğünden rahatsızlık duyarmışçasına uzanıyordu gökyüzüne. Dondurmamdan ürkek bir ısırık almaya tenezzül edemedim. Sadece çarpık parmaklarımın arasında mahkûm etmeye davet ettim. Öylece mahzun duruyordu. Etrafımda dolanan o aciz kalabalığa değindi gözlerim. İnsanlar vehminde kayboluyor, bütün yönleriyle bir yalana dolanıyorlardı. İçimde onlara karşı duyduğum bu namert histen kurtulamıyordum. Birileri yanımdan geçiyor, akılları bir karış havada geziniyorlardı. El ele yürüdükleri mahlukların sızılarını, hicranlarını, en karanlık sırlarını, yaşamaya dair buldukları mesnetsiz hezeyanlarını bilmiyorlardı. En çok da buna karşı nefret duyuyordum işte. Nasıl olur da bu kadar habersiz yaşarsın veyahut yaşadığını sanarak beyhude bir ömür sürersin anlamakta güçlük çekiyorum. Bir sevdaya dahi karışmamış insanların, tanıdıkları ilk aşka hayatlarını adamalarını izliyorum. Böyle konuşuyorum lakin aşkı dahi tadamadım ben.  Fakat sevdaya pek büyük bir ilgim var. Beklediğime kavuşmak bir türlü vuku olmuyor. Onlardan farklı olduğumu savunuyorum elbet, ben onlar kadar müptezel değilim.

Benliğimle münakaşa ederken kavruk tenimde yapış yapış, ılık bir ıslaklık hissediyorum.

Dondurmam eriyordu tadına bir kez bakamadan. Beyaz sıvısı parmaklarımdan süzülüp tozlu iskarpinlerime doğru yol alıyordu. O an kavradım: Hayat, başkalarının nankörlüğünü ölçerken avucunda erittiğin o dondurmadan ibaretti. Ben kimselerin sahteliğinden söz ederken kendime ait olan tek gerçek vakti, zayi etmiştim. Zaman da tıpkı bu dondurma gibiydi. İnsan keyfine varamazken, öfkeyle boca ederken o usulca eriyip parmaklarının arasından akıp gidiyordu.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Öykü Yalın