Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

İçimden Geçer Şehir 

Merhaba, ben İstanbul’um.

Beni anlatmaya çalışanların çoğu yanılır. Taşlarımdan, surlarımdan, kubbelerimden söz ederler. Oysa ben en çok insanların içinden geçerken var olurum. Martılarımın arsız çığlığında, vapurumun insanı hoplatan düdüğünde yaşarım. Birinin birine bakışında, yarım bırakılmış bir cümlenin kıyısında, söylenmemiş bir itirafta yaşarım. Beni herkes farklı imparatorluklara başkentlik yapmamla tanır; oysa ben kendimi çoğunlukla âşıklara şahitlik yapmamla bilirim.

Haliç kıyısında, bir manolya ağacının altında sizi ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Bahardı. Şehrin en eski alışkanlığıdır bahar: İnsanlara kendilerini unutturmak. Baharlar benim eski bir alışkanlığımdır, bilirsiniz. Siz de unuttunuz. Kendinizi, geçmişinizi, hatta birbirinize neden yaklaştığınızı bile. Sorsam bana  sunacak bir neden bile bulamazsınız. Öylesine tabii, öylesine akıştaydı.

Ama ben bilirim: İstanbul’da konuşan kim olursa olsun, aslında şehir konuşur. O da öyleydi. Sokaklarımı biliyordu; yangınlarımı, yıkımlarımı, yeniden kurulan hayatlarımı… İsyanlarımın neden çıktığını, kaç imparatorluk yıkıp yeniden kurduğumu da… Bir taşın yerinden neden oynadığını, bir caminin neden sessizleştiğini anlatıyordu. Sen onu dinlerken beni dinlediğini sandın. Yanıldın…

Onu dinlerken kendine yaklaşıyordun. Tüm yaşadıklarının işte seni getirdiği yer diye haykırıyordu. Sen, kaşındın.

Benimle kurulan her ilişki böyledir. İnsan bana ait olduğunu sanır; oysa ben kimseyi bütünüyle kabul etmem. Ama kimseyi de bırakmam. Tıpkı sizin sevginiz gibi. Yaz geldi, yaklaştınız. Bazen çok yakındınız birbirinize. Bir vapur iskelesinde omuzlarınız değecek kadar. Sultanahmet’te dondurma eşliğinde yapılan yürüyüşler, sıcak asfaltın kokusu. Bazen çok uzaktınız; iki kelime sizi yan yana getiremeyecek kadar. Sonbaharda sustunuz.  Konuştukça eksilecektiniz çünkü. Haliç’in suyunda bir şey vardır; insanın içindeki tortuyu yüzeye çıkarır. Siz de her buluşmanızda biraz daha açığa çıktınız. Ama hiçbir zaman tamamlanmadınız. Aslında size acıyorum, dışarıdan öyle aptalca görünüyordunuz ki, düşmemek için etrafında dolandığınız çukur bile size karşı ümidini kaybetmişti. Size arkadan tekmeyi vurup o çukura düşürecek tek şey benim. Ama yapamadım. 

Bir gün geldi, tükendiniz. Aslında “Ne yaşadık ki bizi tükettin?” dediğinizi duyar gibiyim. Önceden birbirinizin hayatında “yok” idiniz. Ama şimdi ne varlığınız belli, ne yokluğunuz. Havada süzülen bir poşet gibi o gün rüzgâr nereden eserse oraya savrulup durdunuz. Bir şeyin tamamen “yok” olması varlığı ve yokluğu belli olmayandan bin kez evladır. Bu tükenmemek için yetmez mi? Birbirinizden gitmek için neyi bekliyorsunuz?

Kış geldi, soğuk ve yalnız. Sen yıllarca unutmak için yürüdün. Aynı sokaklardan, aynı yokuşlardan, aynı kıyılardan geçtin. Kendine “unutuyorum” dedin. İnsanlar hep bunu der. Ama ben bilirim: Kimse beni yaşayarak bir şeyi unutamaz. Sonra sen de bıraktığı izleri fark ettin. Seni bir yerden alıp bir yere bırakışına hayret ettin. Ne oldu? Bu eşiğe kolay kolay erişemem zannediyordun, oldu işte! Sana bu ilişkide ne kadar sessiz, yalnız ve çaresiz kaldığını hatırlatmak isterim. Sana bu ilişkide canının ne kadar yandığını, döktüğün gözyaşlarını, seni istediği zaman aldığı kapı arkasındaki bir askıdan alır gibi kullanıp ne kadar beklettiğini hatırlatmak isterim. 

Bir kapının arkasında söylediği o yarım söz.
Bir merdivenin başında susarken bıraktığı o boşluk.
Haliç’e bakarken kurduğu o tuhaf, sarkastik eksik cümleler…

Ben sakladım onları. Senin için. Acizliğine şaşırmadım aslında. Baksana! Senin için sakladığım anılar “azlığın azlığı” içinde kaybolup gittiler. Senin için kurulmuş bir cümle, ayrılmış özel bir vakit, ruhuna dokunmuş bir iz bulmakta zorlandım. Ayları kendi içinde damıttım; damıttım ama yine de sana gösterilmiş bir damla sevgiye dönüşemediler. 

Sakladım, çünkü ben bir şehirim ama aynı zamanda bir hafızayım. İstanbul’da hiçbir aşk kaybolmaz; yalnızca yer değiştirir. İnsandan çıkar, sokağa siner. Sokaktan taşar bir kalbin içinde tekrar hayat bulur. 

Yine o manolya ağacının altına geldin. Ağaç büyümüş çiçekleri daha ağır kokuyordu. Rüzgârda bir poşet süzülüyordu; ne yere inebiliyor, ne de tamamen göğe karışıyordu. Onu izlerken kendini gördün. Bu poşeti daha önce görmüştün ne de olsa. Bu arada konumuz poşet değil. Evet, biraz klişe ama doğru. 

Ne onun olabilmiştin, ne ondan kopabilmiştin. Ben sana o an gerçeği fısıldadım. Sen onu sevdiğini düşünürken tekrar bana âşık oldun. Sokaklarımda açılan sanat sergilerinde, erguvanlarımı, sakuralarımı, lalelerimi görmek için tek tek bahçelerimi gezdiğin günlerde, her gördüğün tarihte; kimi camide, kimi kilisede sohbetlerimizle sevişip durduk. 

Ulaşılamayan, katman katman açılan, yaklaştıkça uzaklaşan bendim. O sadece benim içimden geçen biriydi. Bir gün bana, ilk aşkına geri döneceğini biliyordum. Bunca yıl her adımında sana şahitlik eden bendim. Senin kadar benim hakkımı veren şehirliye ne yalan söyleyeyim her zaman şahit olamadım. Sen bana kendini ne kadar açtıysan vefasızlık yapma! ben de kendimi sana o kadar açtım. Benimle büyüdün. Kültürümü, medeniyetimi, tarihimi sağaltıp durdun içinde. Bunlar da yetmedi sana, tüm birikimini sanata dönüştürdün. Gördün mü, sevgilim, sen ve ben bu şehirde birbirimizi yaşadıkça şiir gibi hayatımız oldu. Evet, biraz oynamış olabilirim seninle. Sen tam artık bitti seni keşfedecek bir yerim kalmadı dediğin anda, ben bilmediğin bir sokağı, manzarayı, yemeği gelip önüne koydum. Sırf benden gitme diye. 

Fısıltıların hâlâ kulaklarımda;

“Ben seni unutmayı öğrendiğimi sandım; meğer yalnızca İstanbul’da yürümeyi öğrenmişim; çünkü bu şehirde insan her köşe başında birini değil, kendini hatırlar.”

Doğru.

Çünkü ben kimseyi bütünüyle kabul etmem, kimseyi de bütünüyle bırakmam. Gel bir cesaret örneği göster, ben yine senin yanında olmaya devam edeceğim. Korkma, her şey bir kez bırakmaya bakar. (Yalan!) Kendini kurtar bu acımasız araftan. Bu sevgiyi al, kalbine göm bir hikâye olarak ömrünce yanında bir sırdaş olarak tut. Yokluğu içinde anlamlar üret. Sonra kendi kendine şunları tekrar et;

“Ben bir seni sevdim, oysa sen İstanbul’dun.
Ne alabildim seni kendime, ne bırakabildim kendimden seni.”

Ben İstanbul’um.

Aşkın içinden geçemeyenleri de saklarım.

Korkanları da.

Yarım kalanları özellikle… Bir gün bedenin benim şehrimde, kırmızı toprağıma karışıp bütünleşecek. Sen o gün ondan ayrıldığını sanacaksın; ama ruhunla bende kalmaya devam edeceksin.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Gözde Çimen