Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

İçimdeki İstanbul

İstanbul, adını her duyduğumda içimde eski bir kapı aralanıyor. Hiç gitmediğim bir şehrin bu kadar tanıdık gelmesi belki de bundan; bazı yerler önce insanın ruhuna düşer, sonra haritalara. Bu yüzden onu yalnızca bir şehir olarak değil, içimde yavaş yavaş kurulan bir hatıra gibi düşünüyorum; sararmış sayfaların arasından yükselen bir cümlede, eski bir filmin suskun sahnesinde, hiç yaşanmamış bir aşkın ince sızısında kendini hissettiren bir hatıra. Tam da bu yüzden, İstanbul’u yalnızca hayal etmiyorum; onu, bana anlatıldığı hâliyle yaşamaya başlıyorum. Okuduğum kitaplarda sokaklarında yürüdüm, izlediğim filmlerde akşamına baktım, eski şiirlerde rüzgârını hissettim. Fotoğraflarındaki siluetine her baktığımda, sanki çok önceden görmüşüm gibi bir aşinalık çöktü içime. Böyle böyle İstanbul, gitmeden de gidilmiş bir yer oldu benim için; başkalarının hatıralarından süzülen bir şehir, kendi hatıram gibi benimsediğim bir şehir. İşte bu yüzden, İstanbul’un tarihini düşündüğümde onu geçmişte kalmış bir zaman olarak göremiyorum. Çünkü o, yalnızca yaşanmış olanı değil, hâlâ yaşayanı taşır. Bir kapısından içeri girince çağların değiştiğini hayal ederim; fetihlerin gür yankısı ile ayrılıkların yorgun sessizliği aynı anda çarpar insana. Surlarına değen rüzgâr, sadece serinlik getirmez; taşların hafızasını da taşır. Böylece İstanbul, zamanın akıp gittiği değil, biriktiği bir yer gibi durur zihnimde. Zamanın böyle biriktiği bir şehirde akşamların da sıradan olması beklenemez elbette. Bu yüzden İstanbul’u düşünürken zihnime hep o belirsiz saat düşer; ne tam karanlık, ne tam aydınlık… Boğaz’ın üzerine ağır ağır inen loşluk, yalnızca gökyüzünü değil, insanın içini de kaplar. Bir vapur uzaklaşırken, bu birikmiş zamanın içinden bir parça kopup gidiyormuş gibi gelir. Suların üstünde kaybolan her iz, bir hikâyenin son cümlesi gibi silinirken, geriye hep eksik bir duygu kalır.

İşte o eksiklik, İstanbul’daki aşklara da siner sanki. Çünkü böyle bir şehirde sevmek, sadece kavuşmayı değil, vedayı da içinde taşır. Her yakınlıkta biraz uzaklık, her başlangıçta biraz bitiş gizlidir. Ve belki de bu yüzden, ben hiç gitmemiş olsam da içimde bir İstanbul eksikliği hissederim. Sanki dünya, kalbinin en derin yerini orada bırakmış; geri kalan her yer ise onun yankısıyla yetinmek zorunda kalmış gibi. İstanbul, görülmeden de insanın içinde bir yer eksilten bir şehir.

Asıl soru şu değil mi: İnsan hiç görmediği bir şehri gerçekten özleyebilir mi?

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Ebru Şahin