Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Hırsızımızın Adı Yok Ya da Birinci Perde

Yok ki.

Ne âlâ bir cümle.

Anlatacağımız en nihayetinde bir hikâye ancak yaşanmış olma ihtimalini içimizde kurmayacaksak ne diye anlatalım? Bir gün açığa çıkar ya da çıkmaz bilinmez, dünya da bilineni seçmez. O hâlde şu sözlere kulak vermek, hikâyenin adım adım doğuşunu dinlemek, kendine atacağı düğümlerle sıkıştığını görmek, yardım çığlıklarını duymak, nihayetinde aklından geçmeyenlerin sıra sıra dizildiği sona doğru yürümek okunmaya değer bulunacaktır. Başlamadan hatırlatalım, sayın okurum, yaşadığın yerlere yakın yerlerde derler ki “söz kendini aşar kaba sığmaz taşar, aç avucunu evladım tutamazsan senden de kaçar.”  

Her şeyden evvel belli edelim kimin ne olduğunu ki belirsizliklerin her şeyin belli olduğunu bilmekle bilinemeyeceğini göresin. Vaktiyle bir hırsız, işi gereği mi diyelim alışkanlığı gereği mi diyelim, en doğrusu içindeki ruhun taşkınlıklarını huy edinen bir hırsız demek olacak belki ama nihayetinde bir hırsız, öyle bir doygunluk katmanına ermiş ki elde etmek isteyeceği her şeyi elde etmiş ve hepsinden alması gereken huzuru tüm doruklarına kadar almış. Ancak ne aldıkları ne de huzuru ona yetmemiş daha fazlasının da daha fazlasına göz dikmiş. Hemen dikememiş, çünkü beldenin civarında yeltenebileceği hiçbir şey kalmamış. Belde insanları ise ona karşı gelinemediğini bildiklerinden ve vakitlice onun soygununa uğradıklarından sefil bir yaşamla baş başa kalmış ve hayatlarının bu kısmına itiraz etmenin yararı olmayacağına kendilerini inandırmışlar. Hatta zenginliğin hırsızda olması onları daha emin kılmış, yaşantıları daha huzurlu olmuş. Bu hâli fark eden hırsız onlardaki huzurun kendisindekinden daha uzun ömürlü olduğunu görünce sinirlenmiş. Yolda karşılaştığı kim varsa hemen yakasına yapışıp “Neden yeniden zengin olmak için çabalamıyorsun ya da neden bana el kaldırmıyorsun seni fakir bırakan benim, yürüsene üstüme!” diye çıkışmış. Ancak kimse ona söz geçirmeye çalışmamış, o konuştukça dinlemiş, tepkisiz kalmış ve kendisinden vazgeçmesini beklemiş. Halk âdeta sıraya girmiş, vakti gelen, hırsızdan aynı tavrı ve sözleri işitip gitmiş. Hırsız tepkisizliklerinden yılmamış ve hep arkadakinden medet ummuş, karşı çıkacak birinin çıkmasından kesinkes eminmiş. Ancak olmamış. Hiç kimse ne söylenen sözlerden etkileniyormuş ne de hırsızın onların yakalarını çekip çevirmesinden. Nasıl bir toplummuş bunlar? Hırsız bu şekilde dememiş tabi, “Nasıl insanlar bunlar? Nasıl insansınız siz? Ölülerden farkınız yok. Nasıl bu hâle geldiniz?” Bilmiyorlarmış. Ancak bilmedikleri için değil istemedikleri için konuşmuyorlarmış. İstekleri kalmamış. Günden güne onun da isteğini, azmini, hevesini köreltmişler. Üstelik böyle toplu bir amaçları yokken. 

Hırsız her şeyi tek kalemde sildiğimiz, dünyanın anlamsızlaştığı anlar ve o anlarda verilmesi mazur görülen tepkileriyle eve gitmiş. Gecelerce, onları takip eden gündüzlerce, günlerce onların biriktirdiği haftalarca kendine kızmış, topluma kızmış, kırmış dökmüş, ortalığı dağıtmış içindeki hırs dağılmamış. Parçalanmamış, dineceği yerde yeniden büyümüş. Öyle bir hâle gelmiş ki herkes onda olduğunu bilse de sır gibi sakladığı çaldıklarını sahiplerinin yüzüne fırlatmış. Bu fırlatma anı, onların yakalarına yapıştığı andan daha da değersiz ve sonuçsuz bir şekilde geçmiş. Öfkesi binlerden binlere devrilmiş. Yerine sığamaz olmuş. Ancak toplum öyle alışmış, öyle ikna olmuş, öyle inançsızlaşmış, öyle ruhsuzlaşmış ki değerin ne olduğunu büsbütün unutmuş. 

Her hâlden, tüm davranış ve hareketlerinden hiçbir şey elde edememiş olmak onu çıldırtmış olsa da öfkesini uzun sürdürmekle sinirlerini harap etmekten başka bir şey elde edememiş. Bu da yoğun baş ağrısı yaptığından ve baş ağrısından hiç hazzetmediğinden dinmeye, içine sinmeye, sakinleşmeye çalışmış. Kısa boylu bir tüccarın evinden çaldığı koltuğa oturmuş. Kafasını geriye doğru atmış, tavanı izlemiş. Böyle uzun süre beklemek istemiş. Çünkü hiç düşünmediği hâlde şu duruştan, kollarının yana sarkışından, ayaklarının bükülü duruşundan, boynunun arkaya salınışından, gözlerinin yukarıda kalışından, ayrı ayrı hepsinden büyük bir memnuniyet duymuş. Atalarının birinde ya da hepsinde şu duruşun bir izi ya da büyük bir anlamı olmuş olmalı ki onda da şu an karşılık bulmuş. Bacaklarındaki sinir boşalması yüzünden rahatlığını daha rahata çekmek ve boylu boyunca yatmak geçmiş aklından. Tutmuş düşüncesini. Daha derin düşünmüş. Derken hatırlamış. Ayağa kalkmış. Çıkmış gitmiş evden. Kuyudakine soracakmış. Bir o kalmış yakasından çekiştirmediği. Nedir adı, Ahmet Edib. 

Şehrin dışına çıkmış. Evinden uzaklaşıyor olması toplumda çalınan eşyaların geri alma fikrini kuvvetlendirmemiş, bunun için hareketlenmemişler bile çünkü hepsi boş bir çabaymış. Bu ve bunun gibi çabalar zamanında, yani bundan evveller evvelsinde denenmiş ve başarılı olunamamış şeylermiş. Türkçesi böyleymiş, onlarcası “yok ki” imiş. Yok ki onların bellediği aslı uzun, manası derin başlığı kısaymış. Şiirmiş. Vakitlice okurlarmış. Sonra azalmış. Seyrelmiş. Okumak dahi uzun gelmiş. Manasının büyüsünü bozmaya başlamış kelimeler. Bir zaman kelimeler kurmuş derin anlamı tamam ama şimdi o kelimeler birer fazlalıkmış. Kısadan “yok ki” yeterliymiş. Her şey bu ayrılan iki sözcükteymiş işte. 

Şiir şöyle bir şeymiş.

YOK Kİ

Derdim var derdim var mıymış şimdi

İki küp altınım var derdim var mıymış şimdi

Ahşaptan oyma

Evin köşesinde durma

İki raf, iki kapak üst üste çatma

Koltuğum, masam, dolabım var derdim

Var mıymış şimdi

Bahçemde sıra sıra

Sepetimde sana bana

Kolumda halka halka

Çiçeğim, çileğim, bileziğim var derdim

Var mıymış şimdi

Atadan duyma manidar sözüm

Güzele bakacak bir çift gözüm

Herkesten her şeyi isteyecek yüzüm

Var derdim

Var mıymış şimdi

Kendimde saklanan sırrımı

Giymeden sararttığım hırkamı

Hiç oturmadığım tahtımı

Sorduklarında var derdim

Var mıymış şimdi

yokmuş, 

gitmiş

dahası gitmemiş

hiç benim de olmamış 

hepsi birer hayalmiş

(…) 

Hırsız, Ahmet Edib’i uzaktan gördüğünde, Ahmet Edib kuyunun yanında uzanıyor, uyuyup uyumadığı henüz belli olmuyormuş. Yaklaştıkça bu durum netleşmiyor aksine daha da karışıyormuş. Nitekim parmağındaki zarif atışı fark edince uyumadığına kanaat getirmiş. 

Sinirlerini yatıştıralı çok olmadığı için sinirle değil, sakin ama sert bir edayla, âdeta kızacağı belli olan ama hiddetini sakin sunan, böylece şiddetin nerede ortaya çıkacağının belli olmadığı ve bunun her an beklendiği bir duyguyla yanaşmış. Başta sırtı dönük adamın ayağına hafifçe vurup yüzünü ona çevirmesini kurgulamış zihninde ama bundan çabuk vazgeçip yüzünün olduğu tarafa geçmiş. Bakmış ki Ahmet Edib uyuyormuş ve ne zaman uyanır hiç bilememiş. Çünkü uykusunun derinliği hakkında yoruma kapalı bir uyuma çeşidiymiş karşısındaki. Parmağındaki ince zarif hareket, ritmini koruyarak devam ediyormuş. 

Beklemiş. 

Bekledikçe sakinliği azalmış. Küçük semptomlarına başlamış. İlkin saçını hunharca kaşımaya başlamış, önünü arkasını giderek hızlanarak. Ahmet Edib onun sesine değil de parmağındaki ince zarif hareketinin durduğu o an sebebine gözünü açmış. Hırsızla göz göze gelmiş. Tepesinde dikiliyormuş. Doğrulmuş. 

“Buyur.” demiş.

Karşındaki adamın toplumun diğer kesiminden farklı, en azından konuşabilen biri olduğunu görmek hırsızı sevindirmiş. 

“Buyurayım tabi, insanların hepsi öldü. Kimse yaşamıyor. Sesleri çıkmıyor. Öyle başı boş yürüyorlar. Yaptıkları sadece bu.”

Ahmet Edib bu cevaba peşinen sırıtmış.

Hırsız anlamamış. 

Ahmet Edib cebinden bir kese altın çıkarmış ve hırsıza vermiş. Ardından toplumdaki bu anlaşılmaz duruma karşı ne yapması gerektiğini bir bir anlatmış. Hırsız iyice dinlemiş. Hemen gerisin geri yola koyulmuş. Yolda aslında Ahmet Edib’i sorguya çekmek için yanına gittiğini şimdiyse bu düşüncenin her kırıntısından uzak, bir öğüdün peşine düştüğünü fark etse de bundan rahatsız olmamış. Söylediklerini yapmakla alacağı karşılığı merak etmiş. 

Geçmiş hemen meydana. Çağırmış insanları. Hey gafil insanlar demiş bana bakın. Çıkarmış cebinden altın dolu keseyi. Şöyle elinde bir iki sallamış. Altınlar iyice birbiri üstüne yığılmış. “Size diyorum size bana bakın!” Toplum hırsızın çevresini sakin sakin sarmaya başlamış. Bakın şimdi demiş hırsız. Herkesin toplanmasını beklemeden çabucak kesenin ağzını açıp altınları bir bir yere dökmüş.

Çıt çıkmamış. Toplum halka halka sırıtmaya başlamış. 

İçlerinden biri, hırsızın yere saçtığı altınlardan birini eline almış. Hırsıza doğru uzatmış. Ardından bir diğeri diğer altını. Sonra diğeri diğer altını. Derken böyle son altına kadar dökülen diğer altınları toplayıp hırsıza vermişler. Hırsız olanlar karşısında hiçbir şey yapmamış. Yapamamış. Aklına ne yapmak geldiyse daha iyisinin olduğunu düşündüğünden harekete geçememiş. Durmuş öylece. Kalabalık ne yapılması gerektiğini bilmiş Allah’tan ki dağılmış yavaş yavaş. Ancak hırsız hâlâ ne yapması gerektiğini bilememiş. Ahmet Edib her şeyi bilmiş ancak onun ne yapması gerektiğini söylememiş. Bu söylenir mi? 

“Sen de onların bu hareketinden sonra hayır hayır n’apıyorsunuz diye çıkışacaksın…” dememiş. Elinde davranışlar metni yokmuş. Hareketsizlik varmış. Bunu da bir güzel oynamış. Gitmemiş de. Orada öylece kalmış. Ayakta dimdik, elinde altın dolu kese. Buralarda dik duruşa Elif gibi derler. Hırsıza Elif gibi dik duruyor diyemeyiz. Çünkü Elif’ini bozan bir kesesi var elinde. 

Hikâye burada bitmemiş tabi. Devamı varmış ancak adettir, bölünür, es verilir, nefes istenir. Azıcık dinleneyim de devamına hâlim kalsın denir. Kalsın hâlimiz. Ancak hikâyemizin ilkini, hırsızımızın derdini, benliğin perdesini dinleyen sana soralım. 

Zarif okurum, acaba senin de elinde Elif’ini bozan bir şey var mı? Daha manidarca sormak gerekirse, senin de Elif’ini bozan bir elin var mı?

Ta uzaklardan cevap verse keşke değil mi Ahmet Edib “Yok ki.” dese. Ne âlâ bir cümle desek biz de. O vakit müjde! 

 

Toplumumuzun Adı Yok Ya Da İkinci Perde

Devamı dergimizin bir sonraki sayısında.

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Sefa Fırat