Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Herhangi Bir Kadın

-içimde gezinip duran kadınlardan bir kadın’a

 

Damağında tat namına bir şey kalmamıştı. Oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Bir ayağını dizinin altına sıkıştırmıştı diğer ayağı serbestti. Kâh halının üzerinde geziniyor kâh kızının hediyesi olan tavşanlı pandufun sıcağına sığınıyor. Terlikleri basma eteğinin altında oldukça gülünç görünüyor fakat aldırış etmiyor Güler. Kızının hediyesi. Aynısı onda da var, anne-kız pandufu diyor kızı. Güler mutlu, kızı mutlu. Aralarında bir köprü vazifesi gördü bu tavşanlı panduflar, bir dostluk nişanı, bağlılık emaresi bir nevi.

 “Kızımla alyansımız bu terlikler” diyor, hep aynı tonda atıyor kahkahasını sonra.

 Şimdi ise hiç keyfi yok Güler’in. Kabullenemiyor yitirmeyi, nasıl alışacak yeni hayatına hiç bilmiyor. “Yeni bir hayata başladım. “diyor kendi kendine. “Bu hayatımın ikinci bölümü” diyor. İzlediği gündüz kuşağı kadın programındaki bir kadından duymuştu bu ifadeleri. Kaç senelik kocasını, iki çocuğunu, üç aydır tanıdığı yabancı bir erkek için terketmişti kadın. Yanına sadece en küçük çocuğu olan üç yaşındaki oğlunu ve iki burma bileziğini almıştı ve metanetli görünmeye çalışarak söylüyordu sözlerini. Stüdyodaki konuklar ve program sunucusu kadın, onun bu hâli karşısında oldukça öfkeleniyor sıklıkla sözünü kesiyorlardı. Kayıtsız hâli onları çileden çıkarıyordu. Hızını alamayıp yuhalayan kadınlar bile vardı. Güler yutmuyordu, yutmazdı. Kadının o aldırışsız görünüşünün arkasındaki endişeli ruh hâlini, kuyruğu dik tutma çabasını anlıyor, görüyor, hissediyordu. Oldu bitti böyleydi işte Güler. Rabbi ona gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden bir kalp vermişti. Ve büyük bir sır vermişti. Kaderi onu buna layık görmüş ve Güler’in bunu hakkıyla sırtlayacağını ve bir ömür vakarla taşıyacağını adı gibi bilmişti.

Ağzı sıkıydı Güler’in. Verilen sırrı gizlemekte zorlanmak şöyle dursun, ima etmek dahi gelmezdi içinden. Unuturdu adeta, ona dahi sır olurdu. Gülerce, bir sırrı muhafaza etmenin anahtarı onu kendinden bile gizlemekti. Kendinle bile konuşmamalıydın, düşünmemeliydin hatta.

 Peki ya şimdi? Şimdi ne değişmişti de o da derununda bir gizlisi olmayan, buna layık görülmeyen sıradan bir kadına dönüşmüştü. Sırrı ondan neden alınmıştı?

Komşu kadınları düşündü. Tek tek yüzlerini ve bildiği kadarı ile yaşamlarını geçirdi aklından. Ne kadar tekdüze, boğucu ve sıradandı hayatları. Esrarı olmadan nasıl geçerdi ki bir ömür! Şüphesiz onların yaşamlarının da kendilerine has ufak tefek sırları yok değildir. Fakat büyük, nesillere etki edecek, bir kaç kuşağın kaderinde iz bırakacak, duyulması ölümlere ve hazin ayrılıklara sebep olacak seviyede değildir hiç biri. Öyle diyor Güler. Değildir çünkü öylesi bir sırra sahip olan bir kadını Güler kokusundan, ayak seslerinden bile tanır. İçinde bir büyüklenme duydu. Herkesin harcı değildir zaten, onun gibi ser verip sır vermemek, değil söylemek, sezdirmemek.

Sol gözü seğirmeye başlamış, sese ve ışığa olan tahammülü azalmıştı. Migreni kapıya dayanmış, geceye varmadan çörekleneciğini hissettiriyordu. Başına çatkı bağlayıp, “Minik ilaç” dediği ağrı kesicisini şimdiden içse iyiydi ama oturduğu yerden kalkamıyor, saatlerdir huzursuzca kıpırdanıp duruyordu. Alnını, şakaklarını ovdu biraz, iyi gelmiş gibiydi.

Televizyonda severek takip ettiği sabah programında dinlediği psikolog; her olaya bir de olumlu yanından, pozitif tarafından bakmak gerektiğini söylüyordu. Gerçi bu adam Güler’e kendi söylediğine kendi de inanmıyor gibi gelirdi daima. Okumuş adamdı, doğru söylüyordu muhakkak. Hata mı ediyordu acaba Güler? Onu üzen ve yıpratan şey herkes gibi olma fikri miydi? Hayat boyu bir kambur gibi taşıdığı bir sırrı kaybetmek, hatta onun aslında hiç var olmadığını, bir hasta sayıklaması, bir bunak uydurması olduğunu öğrenmek onu neden bu kadar sarsmıştı? Diğer insanlar gibi, sadece günlük dertlerle boğuşan bir kadın olacaktı bundan sonra işte. Çarşıdan aldığı bir şeyin fiyatını, kocasına olduğundan daha düşük söylemek gibi, çocukların bazı kusur ve yanlışlarını babalarından gizlemek gibi küçük sırları olacaktı işte. Oh ne güzel, ne iyi oldu aslında, boş versene kız Güler.

Hayat insana elbet küçük tatminler sunardı. Yersizdi telaşı Güler’in. Bir tanıdığın başına illa bir felaket gelirdi, illa ketumluğunu duyup bilen biri ona bir sırrını, mahremini açardı. Hiç olmadı gündüz kuşağı kadın programlarındaki, hem kendi hem ailesinin hayatını uçuruma sürüklemiş insanların sırrı yeterdi ona.

Parmaklarını tek tek çıtlattı, annesi yanındaymış da kızmış, yüzünü buruşturarak “ Duruver be kızım kaç yaşına geldin, hâlâ o parmaklar çıt çıt.” demiş gibi aniden durdu Güler.

Aklı git gel olmuştu, hastalık, kullandığı ilaçlar başına vurmuş, bir hoş olduydu ölmeye yakın.” demişti memleketlileri olan ihtiyar kadın. Annesinin evinde karşılaşmıştı bu sabah. Ninesiyle uzun yıllar bitişik evlerde yaşamış, kapı komşuluk etmişler. Yemeleri içmeleri ayrı gitmez iki dost, iki ahretlikler. Fakat ne insafsız şeyler söylüyordu bu yaşlı kadın ninesi hakkında. “Vefatına yakın olmadık, akla hayale gelmeyecek şeyleri olup bitmiş gibi anlatıyordu. Ne vebale girdi o sıra ya Kadir Mevla’m hastalığına versin de affetsin onu inşallah.” diyordu hem acıyan hem kızan bir edayla. Hele baş başa kaldıkları bir ikindi sonrası öyle fena, öyle fitne bir şey söylemişti ki ona. Bu söz, suyu berrak bir nehre bir damla olup düşse nehri kapkara edermiş. Ne içilirmiş artık o su ne de abdest alınırmış onunla.

Güler’in kulakları uğulduyordu. Senelerce sakladığı sır, bu yaşlı kadının ağzından bir çırpıda ne kolayca çıkmıştı ya Rabbi! “Aman ahretlik tövbe et, olacak iş midir bu! Sen bir iyice düşün, emin misin?” diye sorunca ninesi çocuk gibi mahcup olmuş. “Aklım git gel oldu ne dediğimi bilemez oldum gayrı, hiç olacak iş midir bu, tövbe! ” demiş.

Emin misin? diye sormak hiç aklına gelmemişti Güler’in. Ninesi ketumluğuna öyle çok methiyeler düzerdi ki, ona bu sırrı emanet etmesini tamamen hak edilmiş bir mükafat gibi görmüş, büyümüş gibi hissetmişti kendisini. Teyze kızları gizli gizli sigara içerken onu çocuk bulup bir kez olsun çağırmamışlardı yanlarına. Ah bir duysalar ki nineleri sırrını Güler’e emanet etmiş, nasıl kıskanırlardı kim bilir. Heyecanını ve sevincini gizlemeye çalışarak soğukkanlı görünmüş ve duyduklarından dolayı kederli bir tavır takınarak dinlemişti. O da tövbe et deseydi ne olurdu acaba?  “Tövbe” der miydi ninesi? Bu soruların cevaplarını bulmanın imkânı yoktu artık.

Bunları duyduğundan beri ne yerde ne gökte Güler. Saatlerdir oturduğu koltuktan kalkamıyor fakat “ya Allah” deyip kalkmak zorunda. Yemeği yok. Kız gelecek, adam gelecek. Kalkıyor, aheste aheste mutfağa yöneliyor. Dünden kalan mercimek çorbasını sulandırıp ısıtacak, bir de patates biber kızartacak, işte hepsi bu kadar.  Önceki kuşaktan bir sırrın emanetçisi olmayan herhangi bir kadın olmanın ilk gününde, bu akşama daha başka bir yemek hazırlamayı canı hiç istemiyor Güler’in.

                            

 

 

 

Sayı: Sayı 16

Kategori: Öykü

Yazar: Şeyma Ergöktaş