Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

“Hediyem Olsun”

“Kendi hayatında olmak istediğin kişi olamadığın için başkasının hayatında nasıl bir kişi olabileceğine kendin karar verebileceğine ve o başkasının hayatında olmaya karar verdiğin kişi olmanın kendi hayatında bunu başarmaktan daha kolay olacağına dair ilginç ve temelsiz bir özgüvene sahip olduğunu görüyorum. Ancak üzerinde tahakküm ve etki gücün olduğuna inandığın, bahse konu hayat başkasının hayatı olduğundan dolayı, başkasının hayatında kim olduğun kendini parçalasan da senin karar verebileceğin bir olgu değil. Ve sen, kafanda kurduğun bu ilginç denklemde başarılı olmak için, kendi hayatında göstermediğin müktesebatın milyon kat fazlasını başkasının hayatı çerçevesinde göstersen dahi başarılı olmadığın için, harcadığın bu çaba ve elde ettiğin hiçlik birbirine denk gelmediğinde, doğal ve zorunlu olarak, dipsiz bir çaresizlik ve bunalmışlık hissi yaşıyorsun. Am I right? Bu his aslında sana oldukça tanıdık. Seni kendi hayatının dışında olmaya iten, kendi hayatında katlanamadığın ve başkalarının hayatına göz dikmene sebep olan şey tam olarak bu his çünkü güzellik. Çünkü sen ne kendi hayatında olmak istediğin kişi olmayı başarabiliyorsun ne de başkasının hayatında seni nasıl görmelerini tasarladığın kişi olmayı. O yüzden canına yandığım, yeterince rezil oldun. Rüzgâr nereye eserse o yöne gittin hep, bari daldan düşme iradesini kendin göster artık. Yeter.”

 

Ah keşke bunları yüzüne yüzüne söyleyebilsem, keşke desem ki:

“Ah!”

“Ah be güzelim. Vallahi yeter artık.” desem.

“Ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, maalesef ben görüyorum seni. İstersen kırk kat perdenin altına gizlen. Ben duyuyorum sesini. O içinden içinden fokurdayan kibrini, seni mosmor eden utancını görüyorum ben. İşin kötüsü sakladıkça belirginleşiyor. Olduğun kişiyi kabul etmen lazım. Kim olduğunu inkar ettikçe yaralıyorsun kendini. Bir yalanın içinde yaşayıp plastik bitkileri suluyorsun sürekli çiçek açmalarını umut edip. Yeter vallahi.”

 

Ama yok. Söyleyemiyorum işte. Sen bunca çabayı boşuna mı gösteriyorsun? Bir illüzyon inşa etmek kolay mı öyle sıfırdan? Ve sen aptal mısın? Yeterince zeki olmadığın için mi göremiyorsun gerçekleri? Hayır işte. En kötü tarafı da bu zaten, bu paradoksun. Sen, benden daha iyi bildiğin, gördüğün için kendini; bunca emek ve çaba bir yalan uğruna. Utancın ve korkun da bu yüzden işte. Ya senden başkası da görürse seni? Yaklaşamıyorsun kimseye. Ama kalabalığın içine atıyorsun kendini. Ne sen, ne başkası duymuyor sanıyorsun sesini, biliyorsun içten içe neyin ne olduğunu… Çırılçıplak olduğunu… Ama diğerlerinin çıplaklığı da arsızlaştırıyor seni. 

 

Keşke bir şey yapabilsem senin için, keşke elimden bir şey gelse durup seni izleyip, sana acıyıp ve sonra gülmekten başka bu acınasılığa ve sonuçsuz çabanın zarafetine karşı. Ama istemiyorum. Sen kendini kabul edersen ben kendi benliğimde hissettiğim bu suni bilgeliği bir daha nerede bulacağım? O yüzden uyanmaman lazım. Rüzgâr hâlâ esmeli senin için, savurmalı seni öldürmeden. 

 

Yine de belki ufak bir şey yapabilirim… Çok ufak. Zararsız küçük bir hediye. Sen ne olduğunu anlamazsın zaten. Dur bakalım. Bulacağım ben bir şeyler…

 

 

Kapı çaldı. Kalktı, kapıyı açtı. Keşke kapı deliğinden baksaydı, neyse. Etrafa, sağa sola, yukarı aşağı baktı. Aşağıda gördü. Kapı eşiğinde küçük bir saksı, saksıda adını bilmediği bir bitki: Devetabanı. 

 

Ve küçük bir not: 

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Melike Nur Coşkun