Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Hazan Rüzgârında Bir Millet

Köklerinden kopan bir medeniyetin sessiz ağıtı

“Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad, 13/11)

Cumhuriyet Devri’nin bazı kalemleri vardır ki, ne yazdıklarıyla ne de durdukları yer ile ruhuma dokunur. Onların kelimelerinde kalbimin sesi, ruhumun dehlizlerindeki ışıktan bir iz yoktur; kalemlerinde ve kelamlarında gönlümün yankısı asla duyulmaz.

Örneğin: 1935 yılında Hindistan’a giden, gittiği coğrafyada “Osmanlı torunu geliyor,” diye umutla karşılanan fakat konuşmalarıyla bölge müslümanlarını hayal kırıklığına uğratan bir hanımefendiyi ve onun taşıdığı zihniyeti nasıl sevebilirim? O ziyaret sırasında İslam dünyasının büyük şairlerinden Muhammed İkbal ile görüştükten sonra, onun için “İyi bir şair, kuvvetli bir yazar ama zihnen Orta Çağ’da kalmış,” diyen, İslam’ı ve müslümanları hedef alan bir bakış açısı benim dünyamda karşılık bulamaz. Bu söz, yalnızca bir şairi değil; bir medeniyeti, bir inancı ve bir ruh iklimini küçümsemenin ifadesidir.

Benim nazarımda Reşat Nuri Güntekin de bu çizgide duran yazarlardan biridir. Siyasi dostluklar ve ikbal uğruna İslam’a mesafeli, Müslümanlara yukarıdan bakan bir zihniyetin temsilcisidir. Nitekim bu duruşunun karşılığını milletvekilliğiyle de almıştır. Yazarla olan mesafeme rağmen 1930 yılında yayınlanan Yaprak Dökümü romanının, edebiyat dünyamızda ve toplumumuzun hafızasında ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bazı eserler, yazarlarının niyetinden bağımsız olarak milletin aynasına dönüşür, Yaprak Dökümü romanının da geçmişe dönük, tarihi bir ayna olduğunu düşünüyorum.

Yaprak Dökümü, Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemde yaşanan toplumsal bunalımı aile ölçeğinde ele alan bir romandır. II. Meşrutiyet ve I.Dünya Savaşı sonrasında şekillenen olaylar, Ali Rıza Bey ve ailesi üzerinden bir milletin çözülüşünü görünür kılar. Bana kalırsa romanda anlatılan bu çözülüş, yalnızca o yıllara ait bir kırılma değildir. Yaprakların dökülüşü, Sultan II. Mahmud devrinde başlayan reformlarla, Tanzimat Fermanı’yla birlikte hız kazanan çok daha eski bir sürecin neticesidir.

O günden bugüne kültür ve gelenek dediğimiz değerler, bir sonbahar ağacının yaprakları gibi tek tek dökülerek gelmiştir. Saraydan halka, halktan saraya doğru yayılan değişimler, yalnızca bir yönetim tarzı değil, ruh ikliminin de dönüşümü olmuştur. Yazının başında yer verdiğim ayet bu hakikate işaret eder. Bozulma önce içeride başlar; dışarıdaki çöküş, içteki çözülüşün aynasıdır.

Bu değişimi ufak bir örnekle açıklamak gerekirse “gelinlik” örneği verilebilir. Türk kültüründe gelinlik, yüzyıllar boyunca kırmızı, mavi, mor, pembe gibi renklerle süslenmiş, hayatın, bereketin ve coşkunun sembolü olmuştur. 1898 yılında Osmanlı sarayında yapılan bir düğünle birlikte bu gelenek değişmeye başlamıştır. Naime Sultan, Kraliçe Victoria’nın başlattığı modaya uyarak beyaz gelinlik giymiştir. Böylece kırmızı gelinlik, yerini bembeyaz bir sessizliğe bırakmıştır.

Bu değişim, yalnızca bir renk tercihi değildir, bir yönelişin, bir taklidin ifadesidir. İngiliz sarayından çıkan moda, Osmanlı sarayına oradan da halkın içine inmiştir. Tepeden gelen bu dönüşüm zamanla tabana yayılmış, geleneğin rengi yapraklar gibi solmuştur. Üstelik bu tarih, Yaprak Dökümü’nün işlediği döneme oldukça yakındır.

İtilaf Devletleri Osmanlı için “Hasta Adam” derken, bana kalırsa hasta olan devlet değil, Batı’ya yanlış bakan, kendi köklerinden uzaklaşan, özünü ihmal eden milletti. Osmanlı, yıkılmadan önce ruhen yorulmuştu. Bir çınar gibi dimdik ayakta dururken, dallarındaki yaprakları birer birer rüzgâra bırakmıştı.

Yaprak Dökümü, işte bu uzun çözülüşün metin hâline gelmesidir. Ali Rıza Bey’in evinde dökülen yapraklar aslında yüzyıllardır dökülen milletin küçük bir yansımasıdır.

Bu yaprak dökümünü en berrak, en sarsıcı biçimde anlatan isimlerden biri de kalemiyle ve kelamıyla çağın vicdanı olan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’tir. Onun mısraları yalnız bireyin değil, bir milletin muhasebesidir. Muhasebe şiirindeki şu dizeler kuşaklar arasındaki kopuşu ve içten içe yaşanan çözülüşü bir evin katlarında resmeder:

“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!

Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,

Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,

Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.”

Bu üç kat, toplumun ruh haritasıdır. Üst katta dua, orta katta dağınık bir hayat, alt katta ise yönünü kaybetmiş gürültüler vardır. Nesiller arasındaki mesafe büyüdükçe, değerler incelir, yapraklar sessizce kopar. Her yeni kuşakta bir öncekinin mirası silikleşir.

Necip Fazıl’ın Utansın şiirindeki şu mısralar ise bu çözülüşü tarihî ve kültürel bir hesaplaşmaya dönüştürür:

“Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!”

Burada “Çınar”, Osmanlı’yı ve köklü medeniyetimizi temsil ederken, “Noel Ağacı”, yönünü kaybetmiş bir taklitçiliğin sembolüne dönüşür. Dallardaki “iğreti yapraklar” ise, bu topraklara ait olmayan, kökle bağ kuramayan bir değişimin ifadesidir. Yaprak vardır ancak canlı değildir, tutunur ama kökleri yoktur.

Üstad Necip Fazıl’ın çizdiği bu tablo, toplumun dönüşümüyle örtüşür. Çınar hâlâ ayaktadır, ayakta olmasına rağmen dalları seyrelmiş, yaprakları eksilmiştir. Rüzgâr sert değildir belki fakat var olan ağacın kökleri de artık eskisi kadar sağlam değildir.

Dün yapılan yanlışlar, bugün yalnızca bir tercih değildir, alışkanlığa ve kabullenişe dönüşmüştür. Tanzimat’la başlayan taklit, Meşrutiyet’le derinleşmiş, Cumhuriyet’le şekil değiştirmiş, günümüzde ise giyimden müziğe, dilden estetiğe kadar her alanda ruhumuzu sarmıştır. Yanlış Batılılaşma artık yalnızca fikirde değil; bedende, seste, duruşta ve hayatta tezahür etmektedir. Bir millet özünü, benliğini, kültürünü yitirirse kaçınılmaz bir sonla akabinde de kendini kaybeder.

Sözün kısası yapraklar bir günde dökülmez, önce bağları zayıflar, sonra renkleri solar, sonunda sessizce yere düşerler.

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammed Alperen Varol