Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Hayat Ekspresi

“Hayatlar yağardı ayaklarımın ucuna ağaçlardan,

Her biri birbirinden farklı yamaçlardan.

Islanan taşların çamurlarında ağlardı yapraklar, 

Bir karınca çağırırdı onları ıraklardan.”

Küçük istasyonun peronunda zaman, genleşen bir buhar bulutunun içinde asılı kalmıştı. İki yetişkinin yüzleri, lokomotifin devasa çelik gövdesinden yükselen dumanların ardında birer silüete dönüşürken, minik elini vagonun demir tırabzanına koydu. Henüz dünyanın ne kadar büyük olduğundan habersiz, sadece sırtındaki çantasıyla uzun bir yolculuğa çıkıyordu. 

“Siz gelmiyor musunuz?” diye sordu kız, yanıt alamayacak olsa bile. Korkuyorum.

Tren, ağır bir iç çekişle yerinden oynadığında, küçük kız kompartıman koltuğuna tırmanıp burnunu camın buz gibi yüzeyine yasladı ve geride kalan iki yetişkine nefesi ile buğulanan camın ardından el salladı. …Bay bay.

Peronun peşinden gelen ve rayların hemen kenarından uzanan uçsuz bucaksız orman, henüz uykusundan uyanmamış bir dev gibi sessizdi. Ağaçların dallarında, hayatın en başına özgü o mahcup, anne karnındaki cenin gibi kapalı, sert yeşil tomurcuklar vardı.

– “Yolculuğa hoş geldiniz. Tarih elli altıncı ayın yirmi üçü. Saat 16.00. Sabah ezanına on beş dakika var.”

Bindiği treni merakla inceledi. Onun için burası yeni bir başlangıçtı. Zar zor çıktığı oturma yerinde dizleri üstünde durdu, çantasından çıkardığı keçeli kalemleriyle trenin camına gördüklerini çizdi. Ancak renkler tamamen kendi dünyasındandı. 

Bu sırada onu sürekli izleyen bir göz vardı orada. Köşede, dolapların arkasındaki kırmızı ışık, bir kişinin varlığını belli ediyordu. Her adımını bilen, takip eden o kişiden henüz habersizdi.

Ağaçları pembe çizsem olur mu? diye sordu boşluğa. Var olmayan varlığa dair içinde bir pozitiflik vardı muhtemelen. 

Zaman, rayların tıkırtısı arasında eriyip giderken, dışarıdaki o utangaç yeşil, yerini güneşin tüm hararetini emmiş koyu, gür ve vakur bir ormana bıraktı. Acaba gökyüzüne dokunabilir miyim? 

Oturduğu yerden kalkıp kapının kenarına geçti, parmak ucunda hafifçe kalkıp aldığı pembe kalemi ile boyunu tahmini olarak çizdi. Boyuna uzaktan bakınca kocaman hissetti; ben bu kadar büyük müyüm?

Parmak ucunda biraz daha yürüdü ve tavana yakın raflara dokunabileceği bir gün hayal etti.

Hava çok sıcaktı. Saçlarını toplarken kolaylıkla yerine oturdu ve camdan dışarıyı izledi. Keçeli kalemler buharın etkisiyle çıkan sularla birlikte akıp gitmiş, yerini paragraflar ve formüllere bırakmıştı. Bunca yazı arasında nem onu iyice bitiriyordu. Kapüşonlusunu çıkardı ve kenara koydu. Derin nefes aldı ve önündeki test kitabına döndü. Ancak odağı tamamen başka bir yerdeydi; trenin nereye gittiğine…

Neden buradayım? X’i karşıya atalım. Uykum var. Saçlarımı yarın nasıl yapsam? Of hava neden bu kadar sıcak? Sonuç c şıkkı mı? Ayh! Raflar çok tozlanmış. Bu kapüşonlu da küçüldü artık. Mee. F(x)=a.b ise ben İngilizce öğrenmeliyim. Şu kırmızı ışık dikkatimi dağıtıyor. Yapraklar çok güzel görünüyor. Ay acaba Yıldız Tilbe yeni şarkı çıkaracak mı? Sıkıldım. Özgür Filistin. Kış gelsin artık. Nereye gidiyorum? Ne olacağım? Tren ne zaman duracak? Pilim bitti sanırım.

“Yeter ya!” diye çıkıştı kendi kendine. Lavaboya gitti, elini yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktığında yüzündeki sivilceleri görünce daha da bozuldu morali .

Şikayet ede ede kapının kenarına geldi, boyunu ölçtü. Gökyüzüne dokunabilir miydi artık? Muhtemelen hayır. Zaten çok da umrunda değildi. Şu an tek derdi önündeki sınavı atlatmaktı. 

Derken gözü onunla aynı hizada hemen yan rayda giden trendeki o kişiye takıldı. Kalbinin atışını durdurmaya çalışırken içinde olan duygu yüküne yeni birisi daha yüklenmişti.

Bakışlarını kaçırıp camın kenarındaki yerine geçti, uzandı. Garip hissettiği bir uykuya daldı.

Gerçekten artık büyümek istiyorum. Trenin ardında bıraktığı o gür yeşilliğin en ucunda, fark edilmesi güç bir solgunluk, ilk sarı leke belirdi. 

*

Dizlerinin üzerinde parlayan bir bilgisayar ekranı, yüzüne soğuk ve mavi bir ışık vuruyordu. Parmakları klavyede hayret verici bir hızla geziniyor, dünyayı kurtaracak ya da değiştirecekmiş gibi soluksuz bir aceleyle çalışıyordu. Gözleri yorgundu, kemik gözlükleri onu korumaya çalışıyordu. Camdaki formüller ve paragraflar yerini grafiklere bırakmıştı. 

Bazen duruyor, sol elini kaldırıp camdan süzülen solgun ışığa tutuyordu. Yüzük parmağındaki ince, zarif halka, dışarıdaki mevsimin yeni rengiyle –bakır ve altın sarısıyla– kusursuz bir uyum içindeydi. Orman artık o kadar gür değildi; yapraklar ağırlaşmış, hayatın yükünü taşımaktan yorulmuş ve o meşhur turuncuya dönmüştü. Her bir ağaç, sanki tüm ömrünün hikâyesini bu son renk cümbüşüyle anlatmak ister gibi yanıyordu. Kadın işine döndü, planlar yaptı; o sırada dışarıda rüzgâr sertleşti ve binlerce turuncu yaprak, trenin yarattığı fırtınaya kapılıp camın önünden birer anı gibi akıp gitti.

Kahve molası verdiği sırada kapının kenarına geçti ve yaslandı. Boyunu ölçmeden önce uzun süre yolculuğu düşündü. Kalbinin derinliklerinde ise bir huzur vardı. 

Gün battı, yeniden doğdu ama tren durmadı. Kadın, bilgisayarını bir kenara itmişti. Kucağında, dünyanın en ağır ve en hafif yükü vardı: mışıl mışıl uyuyan bir can… Bebeğinin saçlarını koklarken dışarıdaki yaprakların artık sadece dallarda değil, yerlerde savrulduğunu gördü. Orman seyrekleşiyordu. Bir zamanlar gökyüzünü kapatan o görkemli dallar şimdi çıplak kalmaya başlamıştı. 

…kokunu çok seviyorum

Derken vagonun içi hüzünlü bir sessizliğe büründü. Bebek büyümüş, koltukta yatan hasta bir çocuğa dönüşmüştü. Elinde ıslak bir bezle çocuğunun ateşli alnını siliyor, ara sıra camdan dışarıya, o amansız dökülüşe bakıyordu. Yapraklar artık ölü kahverengisine bürünmüş, toprağın üzerine serilmiş birer geçmiş zaman hikâyesi gibiydiler. Kadın sabırla bekledi, dua etti, çocuğunun baş ucunda sabahladı. Sonunda çocuk iyileşti, gözleri parladı, boyu annesini geçti. Ve bir sonraki istasyonda, tren henüz tam durmamışken, o çocuk vagonun kapısına yöneldi. Kadın, konuşmak ve durdurmak istedi. Ama sesi çıkmadı. Evladının arkasından bakarken, ormandaki son yaprağın da rüzgârda bir tur atıp toprağa düşüşünü izledi. Artık dallar tamamen çıplak, simsiyah ve savunmasızdı.

**

Vagon artık uçsuz bucaksız bir ıssızlıktı. Yaşlı kadın, yorgun elleriyle çantasından kalın, beyaz bir yün ve iki şiş çıkardı. Gözlüklerini burnunun ucuna yerleştirip dışarıdaki yeni dünyayı seyretti. Orman artık yoktu; sadece karların altında kalmış hayaleti vardı. Beyaz, her şeyi örtmüştü. Acıları, başarıları, yüzük parmağındaki o halkanın ilk heyecanını ve giden çocuğun ayak izlerini… Kadın, örgü şişlerinin ritmik sesiyle hayata tutunuyordu. Tık, tık, tık… Tıpkı rayların sesi gibi. Ördüğü atkı uzadıkça, dışarıdaki kar daha da kalınlaştı. Ağaç dalları beyazın ağırlığıyla yere doğru eğildi. Artık ne yaprak kalmıştı, ne de renk. Sadece mutlak bir sessizlik ve beyazlığın huzuru.

Tren, adını kimsenin bilmediği, haritalarda görünmeyen o son istasyona doğru yavaşladı. Tekerleklerin gıcırtısı, karların içindeki o derin sessizliğe karıştı. Lokomotif son bir kez buhar çıkardı ve durdu. 

Ve orada onu köşede hep izleyen güvenlik kamerasının hoparlöründen cızırtılı bir ses geldi. “Hoşçakalın! Tarih elli altıncı ayın yirmi beşi. Saat 17.00.” Vagonun kapısı, sanki görünmez bir el tarafından, büyük bir huşuyla ardına kadar açıldı. İçeriye dondurucu ama ferahlatıcı bir kış rüzgârı girdi, yerdeki birkaç eski yaprak parçasını havalandırdı. Kondüktör, “Son durak!” diye seslendi ancak sesi vagonun boş koridorlarında yankılanıp geri döndü.

Koltukta sadece iki şiş, yarım kalmış beyaz bir örgü ve camın buğusunda hâlâ hayal meyal seçilebilen, yıllar öncesinden kalma o çocuksu güneş çizimi duruyordu. Peronda hiç ayak izi yoktu. Açılan kapıdan sadece rüzgâr ve kar taneleri içeri süzülüyordu. Kadın yoktu, aynı yağan karların altına gömülmüş yapraklar gibi kaybolmuştu. Karın altında olduğu belliydi lakin bir sonraki ilkbahara kadar kimse bilmeyecekti. Trenin kapısı, karların ortasında öylece açık kaldı. Gelen de yoktu, inen de. Her yolculuğun sonu topraktı.

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Eslem Ayşe Kılıç