Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Harf Taşıyıcısı

Yağmur damlalarının pencereye vurduğu bir sonbahar günüydü. Bulutlar günlerdir içinde biriktirdiği yükü yeryüzüne sakince dokunduruyor; toprak, çamura bulandıkça hüznü içine çekiyordu. Odanın içi loştu, yeryüzünü solduran ışık, pencerenin arasından süzülüp ahşap masanın üzerine düşüyordu. Masanın üzeri insan zihninin odalarını andırıyordu; kapağı açık kitaplar, eksik kalmış sayfalar, yarım bırakılmış cümleler… Sanki oda, canlılığın bir emaresiydi. İçinde eşyaların değil tamamlanmamış düşüncelerin kalbi atıyordu. Masanın köşesinde sessizliğe gömülen Minik Kâğıt, diğer yaprakların arasından koparılarak uykusundan uyandırıldı. Yüzü yeni doğmuş bir bebeğin cildi gibi pürüzsüzdü. Henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış olmanın verdiği ürkeklikle gözlerini kırpıştırdı. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadı. Aylardır bu masanın üstünde kendisini uyuklar vaziyette buluyor, içinde bulunduğu durumdan nefret ediyordu. Bu ana kadar yaşadıklarını gözden geçirmeye çalışarak hayallere daldı. Fakat zihnini zorlamasına rağmen geçmişiyle bir bağlantı kuramadı. Nasıl gelmişti buraya? Onu buraya hangi isteği getirmişti? Geçmişte anımsadığı tozlu raflardan oluşan yaşamı, şimdiki hâlinden pek de farklı değildi. Minik Kâğıt daha da gerisini düşündü, düşündü. Özünde neyin olduğunu bulmaya çalışırken zihnine kesik kesik görüntüler işledi. Neydi bu görüntüler? Hatırasında koskoca bir ağaç mı görmüştü yoksa bir sanrı mıydı bu? Hissetti… Sanki bir vücudu varmış da küçük küçük darbeler vuruluyormuş gibi. Sonra o darbeler canını yakmaya başladı. Darbeler hızlanıyor ve vücudunun yerle bir olduğunu hissediyordu. Hatırasında kendisini hiç de şu anki gibi kırılgan ve küçük hissetmiyordu. Sanki kalın, sarsılmaz bir vücudu vardı. Gözlerini kapadı ve kendini dinlemeye başladı. Kendi özüne indiği yolculukta gördükleri şu anki hayatından ne kadar da farklıydı. Hâlbuki kendisini hep zayıf bir varlık olarak görüyordu. Şimdi de uzaktan, derinlerden sesler duyuyordu. Gözlerini acıyla açtı. Artık doğduğu evinde olmadığını fark etti. Neresiydi burası ve neden etrafında bir sürü parçalara ayrılan ağaçlar vardı? Daha önce gördüğü ağaçları anımsadı.

Pencereden eve dolan dallar, her zaman ona güler yüz göstermişti. Bu sebeple ağaçları oldu olası seviyordu. Fakat şimdi bu anısı da neydi? Ne ara yaşamıştı böyle bir anı ve neden hatırında yoktu. Bir an içi titredi. Bu parçalanmış ağaçlar ne yapmıştı ki, onlara böyle bir karşılık veriliyordu? Ağaçlar hakkında tek bildiği köklerinin dünyaya tutunması ve tutunduğu dünyaya nefes olmasıydı. Minik Kâğıt kendisinin o parçalanmış ağaçlarla aynı yerde bulunmasının sebebini düşündüğü sırada bir gerçeği kavradı. Gözleri sonuna kadar açıldı. Yoksa… Ben şu an bir kağıt değil miyim? Geçmişini hatırlamama sebebini, özünün değiştirilmiş olmasına dayandırırken gözlerini tekrar kapadı. Bunu bana niçin yapıyorlar diye düşünürken bir sıcaklık hissetti. Sanki içi alev alev yanıyor gibiydi. Bu duyguyu daha önce yaşamadığı belliydi. Gözlerini acıyla açtı. Parçalara ayrılmış bir vaziyette bir de ısıtılıyor muydu? Ne demekti bu, ona bunu yapanlara karşı içten içe öfkeleniyordu. Isıtıldıktan sonra hazırlandı ve şu anki hâlini almak için yola çıktı. Artık bir kâğıttı. Evet her şeyi hatırlıyordu. O acılara göğüs germek zorunda kalmış ve güçlü bir varlıktan bu kadar güçsüz bir varlığa dönüşmüştü. Üstüne bir iki şey yazılacak diye bu kadar acıya değer miydi? Yağmur, damlalarıyla perdeleri aşındırırken Minik Kâğıt etrafındaki diğer kâğıtlara baktı. Kimi kâğıtlar mürekkep izine bulanmış, kimi kâğıtlar ise zedelenmiş ve bir köşede unutulmuştu. Diğer kâğıtları düşünürken zihninde bir görüntü oluştu. Bir gün masanın üstünde duran bilgili el, her yazısında kullandığı köhne kalemi yerinden çıkardı. Olabildiğince yorgun görünen o kalem, içi neredeyse yazılarla dolu deftere bir cümle yazdı. Minik Kağıt o cümleyi okuduğunda neredeyse hiçbir şey anlamadı. Şimdi zihninde tekrardan canlandırırken kağıda yazılan o cümleyi düşündü. Kalemin yorgunlukla yazdığı cümle şuydu: “Hamdım, Piştim, Yandım.” Minik Kağıt bu sözü ilk gördüğünde ne hissedeceğini bilmiyordu. Fakat şimdi, geçmişiyle yüzleştiğinde asıl manasını kavradı. Kendisi de neticede hamdı. Sonrasında pişti. Peki ya yanmış mıydı? Yanması nasıl olacaktı? Kağıt, önündeki içi yazılarla dolu o defteri düşündü. O defterin yaprakları yanmıştı. Çünkü kendisine düşünceler sirayet etmişti. Hem kendisi de istemiyor muydu böyle bir düşüncenin kendi bedenine de sirayet etmesini? Neden kendisine hiçbir şey yazılmıyordu, o kadar mı değersizdi, o yazılarla dolu defteri de her zaman bunun için kıskanmamış mıydı? Aklında türlü türlü düşünceler dönüp dururken kendisine yapılanlara karşı gösterdiği öfke geçip gitmişti. Çünkü o özünün değiştirilmediğini sadece olgunlaştığını fark etmişti. Zihnindeki kargaşalardan sıyrılarak kendisinin düşüncelerle yanacağı anı beklemeye koyuldu ve sessizce kendi beyazlığına gözlerini dikti. İçindeki gür sese kulak kesildi: “Ben daha dile gelmemiş olanım! Henüz eğilmemiş, bükülmemiş bir hâlim… Ben elifin ince zarafetinde bilincin simgesiyim.”

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Melike Taşdelen Özgür