Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Hakikatin Alegorisi

“Nasıl olup da böyle rüyadaymış gibi, 

görünenle görünmeyenin sınırında oturduklarını 

ve nasıl olup da görüneni göremediklerini, 

görünmeyeni ise görebildiklerini anlayamıyorlardı.”

Balzac

 

Sürgün yolculuğumun gölge durağına vardığımda, gönül dostumun evine bir ateş düştü. O esnada içinde Anka kuşunun da bulunduğu Handala gemisine baskın düzenleniyordu. Ben de ateşkes imzaladığımız tarihi meydanda, zifiri karanlık denize bakıp yanı başımdaki düşünceyi alt etmekle meşguldüm. Bu olaylar eş zamanlı gerçekleşince hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşündüm. Fikrî ve fiziki anlamda ne kadar yakındı ateş. Zihinleri işgal etmiş, ciğerlerimize sıçramıştı. Yeterli hazırlığımız yoktu; savunmasız yakalanmıştık ama yine de içimizdeki potansiyel ve zor zamanlarda hatırladığımız birlik, mücadele edebilecek gücü bulabileceğimizi bize hatırlatıyordu. Sanki herkes farkındaydı savaşın ama kimse adını koymaya cesaret edemiyordu. Doğal, masum ve iyi kalanı kurtarmaya çalışıyorduk sadece.

Dostumu düşündüm birden. Yediuyur canlısının mucizevi bir şekilde kurtulması gibi belki o da ateş çemberinin ortasında yanmamayı başaran Halil Bey’in bahçesine sığınarak hayatta kalmıştır diye kendime telkinde bulundum. Yanarak can vermiş olsa bile hiç şüphesiz küllerinden doğan ışık bize bir hakikati işaret etmeye çalışacaktı. Ardından Mehmet Akif’in Safahat’ına baktım, adının Gölgeler’de geçtiğini gördüm. Tüm bu ayrıntılar beni görünenin ardındaki hakikati anlamak için üç anlatıyı birlikte düşünmeye götürdü: Platon’un mağara benzetmesi, Mehmet Akif’in Gölgeler’i ve mukaddes kitabımızda anlatılan Ashab-ı Kehf. Alegori kelimesinin sanat eserlerinde anlatılanların gerçek hayatta bazı anlamları temsil etmesi durumunda kullanıldığını da göz önünde bulundurursak, gerçeğe ulaşmak için okuduklarımız bize rehber olacaktır. 

Bu yüzden Platon’un meşhur mağara öğretisiyle başlarsak, tutsaklıktan kurtulup aydınlığa kavuşunca bugüne kadar aslında gerçeğin silik yansımalarını görerek aldandığını fark eden bir adam karşımıza çıkacaktır. Onun gördüklerini anlatmak için mağaraya dönmesi, Akif’in hürriyetten yoksun kalmış bir toplumu şiirleriyle uyandırmaya çalışmasına benzer. O da başlangıçta mağaradaki adam gibi sesini yozlaşmış bir topluma duyuramaz. Cehalet zincirini kırıp ayrıldığı mağaradan, topluma sirayet eden ateşten uzaklaşmak ve sesinin karanlığı yarmaya çalışan bir çığlığa dönüşeceği zamanın gelmesi için inzivaya çekilerek şiirlerini yazar. Görürüz ki hakikat yolculuğunda mağara bazen bir kafesken bazen de tıpkı Ashab-ı Kehf kıssasındaki gibi bir mabet, sığınak olur. Vakit geldiğinde ise kör uykulardan uyandıran sözler, meydanlardaki yerini bulur ve toplumun sağır kalmadığı seslere dönüşür. Günümüzde aktivistlerin çağrısıyla harekete geçen adımların büyüyerek farkındalık oluşturması gibi.

Bu noktada aslında ne kadar çelişkili bir sürecin içinden de geçtiğimizi fark ediyoruz. Hem “Ecdadını, zannetme asırlarca uyurdu / Nerden bulacaktın eldeki yurdu?” dizesi kulağımıza küpe olmuşken durmaktan kendimizi menetmemiz şarttır, hem de ateş o kadar kök salmıştır ki ne kadar çabalasak da başa çıkmamız için gereken çoklukta olmadığımızdan, acizliğimizi fark edip bu devranın dönmesini bekleyeceğimiz bir sığınak aramaya koyulmamız gerekiyordur. Çünkü özümüzü koruyacağımız bir yer bulamazsak ateş bizi de yakacaktır. Öte yandan eğer harekete geçmezsek ateş daha da yaklaşacaktır. Yani mağarada olmamız gerektiği durumlarda da Allah’ın muradının gerçekleşeceği zamanın gelmesi için hizmet etmemiz bekleniyordur.

Fakat biz, tam da Akif’in dediği gibi gölgelerden ümit ve vefa bekliyoruz hâlâ. Selahattin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmet ve fikri olarak savaşan mutasavvıflar artık geçmişten kalan bir hatırayken şimdi artık büyük şahsiyetlerin gölgesinde yaşamaktansa onların izlerini takip edip bir eşiği aşmamız gereken zamandayız. Bu nedenle Taptuk Emre’nin şu sözünü hatırlamakta fayda var: “Ekin ekmediğin yurt, senin değildir.”

Şartlar ne olursa olsun “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki son fidanı mutlaka toprağa dikiniz.” diyen bir peygamberin sözünü düstur edinip yakıp yıkanlara inat gerçek ve mecaz anlamda tohumlarımızı buluşturmalıyız toprakla. Çünkü ancak zeytin ağacı kadar dirayetli olan kalemlerden çıkan tohum, kendiliğinden ışık verip zihinleri aydınlatabilir. Kıyametin ardındaki bu diriliş gerçekleştiğinde ise Yunus gibi her dem yeniden doğmuşuz demektir.

Sayı: Sayı 14

Kategori: Deneme

Yazar: Edanur Kaya