Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Gölgenin Matematiği: Ölüm ve Başlangıç Üzerine

16/07/2025 tarihinde rahmet-i rahmana ulaşan 

sevgili nenem Zehra Güldür’e ithafla 

 

Sıfır: Yokluğun, var olmayışın gölgesi olan rakam. Yokluk, var olmamak anlamına gelir fakat var olmamak hiçlik değildir. Sıfır sayısı da yokluğu simgeler, hiçliği değil. Vücut bulmuş olmamak, evrendeki sonsuzluk içinde bir hiçliği temsil etmez. Koordinat sisteminde de sıfır, bir yokluğun değil başlangıcın noktasıdır. İnsan hayatı bu matematiğe çok benziyor. Koordinat sistemindeki sayılar nasıl “X” ve “Y” ekseninin tutsağı ise insan da zaman ve mekânın tutsağıdır. Koordinat ekseninin sıfır noktası başlangıç konumu olmasına rağmen sonsuz ileri, sonsuz geri; sonsuz aşağı, sonsuz yukarı mesafesinde bir konumun orijinidir esasında. Ve bu matematiğin en güzel yanı, orijinin sonsuz noktaya konulabilir oluşudur. İnsanda da benzer bir durum söz konusu aslında; “ezelden gelip ebede gitmek”, esas olarak sonsuz evrende bir ana tutsak olmak demek; bunun yanında tutsak olunan her an yeni bir orijin noktası oluşturacak bir nevi yeni bir başlangıç yapabilecek potansiyele haiz olmak anlamına gelir. 

Biz fani yaratıklar; esasında bakinin gölgesi olan bu dünyada, her nefes ölümü bekleyen, aciz et ve kemik yığınıyız, eğer kendimizi sadece “beşer” olarak tanımlarsak. Evet düşünen birer hayvanız, biyolojik elementler yığınıyız, eğer kendimizi sadece bedenden ibaret görürsek… Fakat kendini salt bedenden ibaret görmek korkunç geliyor insana. Zira çok sevdiği bir yakınının; soğuk, cansız, hissiz, hareketsiz, gözlerinin feri solmuş fakat hâlâ bembeyaz bedenini gören bir insan; insanın yalnız bedenden ibaret olamayacak kadar değerli olduğunu idrak eder. Hayatın ölümün, ölümünse hayatın gölgesi olduğunu ve en mühimi bedenin de ruhun gölgesi olduğunu anlar. Sevdiği kişinin bir beden değil ruh olduğunu, evrendeki her fiziksel varlığın ışık karşısında gölgesinin oluşması gibi metafiziksel olguların da yine fizikle anlatılamayacak hissi fotonlar aracılığıyla oluşan bir izdüşümünün var olduğunu ve beden denilen organizmanın da yalnızca bir gölge olduğunu kavrar. İşte o zaman Yunus’un sesi çok daha net duyulur kulaklarda: “Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez.

Bedenin bir gölge olduğunu düşünerek diyebiliriz ki: Zihinlerin ve kuvve-i hayaliye tabir edilen o esrarengiz evrenin, ucu bucağı görünmeyen diyarında hür yaşayan matematiksel olgular, kağıda koordinat sisteminin esiri olarak yazıldığı gibi ezelden ebede yolculuk yapan ruh da kozmosun; galaksileri, toz bulutlarını, nebulalar ve gezegenleri bağrında saklayan sonsuzluğu üzerinde zaman ve mekâna esir bir bedende imtihan için kendine yer buluyor. Böylece yaşarken dahi anlıyoruz; içimizde, bedenimizden öte bir benliğimizin olduğunu. Tam anlamıyla bir gölge olan dünya nimetlerinin bizi doyurmadığını ve yitirmenin yani bir varlığı yokluğa uğurlamanın imkânsız olduğunu… Çünkü Bediüzzaman’ın da dediği gibi “Ebed için yaratılmışız.” Bu fani dünya bizi nasıl doyurabilir? Olsa olsa bedensel ihtiyaçlarımızı temin ve cesedimizi tatmin edebiliriz; fakat esas benliğimizi yani ruhumuzu bu fani nimetler doyuramaz. Ebed isteriz çünkü. Fiziksel olarak ‘var’dan yok olmayacağını bildiğimiz gibi kalbi olarak da var olmuşun yok olmasına razı gelemeyiz, peki bizi yaratan hiç razı gelir mi? Bizim içimizde böyle güçlü duygular, böyle ulvi hisler varken benliğimizin gölgesini ben zannetmek olur mu? 

Şimdi bütün bunları zihninden geçiren bir genç, memleketindeki ırmağın kenarına oturmuş ve Erdem Bayazıt’ın “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm, Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.” mısralarını tekrarlıyor ve anlıyor ki sonsuz bir evrende, milyonlarca galaksi içinde kendine göre kocaman bir galaksideki bir gezegenin bir ülkesinin gariban şehrinde yaşayan bir insanın bedeninin pek de bir kıymeti yokmuş. Kıymet ben’in gölgesinde değil, ben’deymiş. Ve ‘üstünlük ancak takvadadır’ demek; “Ey aciz beden; senin de, senin sahip olduklarının da hiçbir kıymeti yok. Kıymetli olan ruhunun sahip olduklarıdır.” demekmiş. “Para, pul, makam, şan, şöhret… hey gidi beşerin putları, o soğuk toprağa sevdiğini kendi elleriyle teslim eden, mezarının üstüne elleriyle toprak atan bir insanın kalbinde yer bulamazsınız.” diye haykırabilmekmiş. İşte bu yüzden ibretmiş ölüm. Ayeti kerimede “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” buyrulmaktadır. En basit mantıkla bile; var olmayan bir şeyin yaratılmış olmayacağı düşünülürse ölümün, yokluğun değil hayatın gölgesi ve çok büyük bir öğretici olduğu görülebilir. Hatta ötesi: Ölümden ibret almak değil, ölümü kalbin putlarını yıkan bir İbrahim gibi görmenin gereği anlaşılabilir.

Madem ezel-ebed yolcusuyuz, aklın idrakinden uzak olan sonsuzluğa ilerliyoruz öyleyse her anı sonsuzun bir gölgesi olarak görüp sonsuz âlemin değirmenine bir kaynak yapabiliriz. Böylece kendi koordinat eksenimizin her noktası da bir orijin olabilir. Yani her an yeni bir başlangıç ve okunmaya değer bir iz olarak kalabilir. Zaten olması gereken de budur. Zira ömrümüzün sonunda bizden geriye kalan bedenin yaptığı işler, bedenin kazandığı metalar değil; ruhun izlerinin gölgesidir. Ardımızda, ardımızda bıraktıklarımızın yüzünde tek bir tebessüm oluşturabilmek bile ruhun gölgesi, kendi koordinat eksenimizde kalıcı bir izdir. Naçizane benim çocukluğumda böyle izler bırakan, geri dönüp baktığımda hayırla yad edip tebessüm edeceğim ve kalbinin gölgesini kalbimde hissedeceğim sevgili nenem bu yazının yazıldığı günden üç gün evvel vefat etti. Bir kez daha anladım ki “Baki kalan bu âlemde hoş bir sada imiş.” O’nun sadası benim anılarımda çınlayacak ruhunun izdüşümü olan bedeni çürüse de ruhu baki kalacak. 

Ruhuna el-Fatiha

Sayı: Sayı 14

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammet Berk Güldür