Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Fanusun İçindeki Zaman

Karanlık…Sessizlik…Parıltı…Çığıltı…Ve derin bir uyku…Boşluğa düşüş… 

Saat: 06.00

 

Zaman doldu… Bundan sonra hikâyeyi ben devralıyorum. Çünkü anlatıcıda umnachtung vakası görüldü. Son dönem anlatıcıları arasında görülen konargöçer yaşayan bir asalak yüzünden meydana gelen bir salgınmış. Ben de yakalanır mıyım bir düşüneyim? DÜŞÜNDÜM. Yakalanırım. Ama tedavisi var diyorlar. Fakat ne çare… Hastaları görenlerin de zihni dayanmıyor ve bulanıyordu. Kimi hastalar kafasını duvara vuruyor kimileri ise gece gündüz masum bir edayla kırda bulduğu bir çiçeği gözlerini ayırmaksızın izliyor. Çoğu da ilim tahsili görmüş insanlar. Bizim zamane kocakarıları da çok okuyanların delireceğini söyler, evlatlarının zeki olmasından korkarlardı. Bu korku onlar için tabiî bir durumdu. Keskin sirke küpüne ne kadar zararlı ise sivri zekâ da bir o kadar hem bünyeye hem de bu dünyaya zarardı. Ben demiyorum bunları, onların yalancısıyım. Elçiye zeval olmaz neticede. Her neyse Süleyman Çelebi’nin usulüdür, bir önceki anlatıcıya vefa borcumuzu ödeyip sıhhatine şifa diledikten sonra asıl meramımı anlatmaya başlayayım:  

Kaç yıl oldu bu soğuk taşlarla beraber yatıp kalkışım. BİLMİYORUM. Etrafım karanlık yanımda ise sandığa kapamaya kıyamadığım o saat var. Her şey değişti ama o değişmedi. Benimle dalga geçercesine aynı; ilk günkü gibi zarif ve tozlu. İnsanı deliye döndüren o sesinde bile bir yumuşama yoktu. Bir de derler ki, kimler, kimler demiş ise! insanoğlu denilen varlık yedisinde ne ise yetmişinde odur. Halt etmişler. Herakleitos’un kemiklerini sızlatmışlar. AYIP. Esasen, yaşasaydı bu söylentilere pek aldanmazdı. Bilirdi çünkü halk, grup, çokluk denilen kitlelerin kavrayıştan yoksun olduklarını; yaşama tarzlarının, düşünme biçimlerinin hatta Tanrı’ya inanış şekillerinin bile doğruluktan nasibini almadığını.                                                                                                              

 

1997, Mayıs 

Çoğunluğunu Erkeklerin Oluşturduğu Bir Grup, Lilith Heykelini Devirdi

 

Bazen düşünüyorum hangi âlemdeyim; gerçek miyim, var mıyım, sağlıklı mıyım, sağ ya da ölü müyüm? Ruhen değil, manen soruyorum. Hâlim acınası, ibret alınası, tövbe edilesi… Nasıl düştüm bu zindana bilmiyorum. Oysa ki bana göre çağımın düşüncelerini taşımıştım bu çağa. Zaman ilerlese de ben bir dakika istiyorum sizden. Zihnim bulanıyor galiba. Bilip ve bilmemek arasında gidip geliyorum. Şu salgından dolayı olsa gerek. Çağları aşacak diyorlar. Benim zamanıma da ulaşır mı bilmiyorum. Sa-sa-nırım devam edemeyeceğim. Yoksa ben de mi… ama olamaz daha zaman dolmadı!

Geldi mi Sıra Bana? Öncelikle sabah-ı şerifleriniz hayrolsun efendiler. Ben size söylemiştim; ben Rıza Tevfik’in ihtiyacı olan o şeyim diye. Bakın! Nasıl da benden af diledi sözü bana emanet etti. Kendisini bu zamana getirdim çünkü onda kendimi, kendi gücümü kullanabiliyor oluşumu görmeyi, kendimi tanıtmayı ve bilinmeyi istedim. Gerçi ustam Refik Bey kenz-i mahfidir diyerek onu uyarmıştı ama pek de yararlı olmadığı aşikâr. Olay şöyle vuku buldu:

Korkuyla şaşkınlık arası etrafına bakındı. Buraya girdiğinde ilk gördüğü şey az kalmış gaz yağıyla lambasıydı. İspirtonun başına geçip etrafı aydınlatmaya çalıştı. Zemin, talebelerden geriye kalan medrese kitaplarıyla doluydu. Taş duvarın oyuklarında ise kıymetli zannettiği fakat eline alınca fark ettiği, birkaç yeni yetmenin yaptığı minyatür ve hat parçaları vardı. Eski taş bir medresede olduğunu anlamıştı ama bu hiçbir sonucu doğurmamıştı. Kapı zincirli, âdeta zorla halvete sokulmak isteyen dervişlerin kapatıldığı yerdi. Ya şimdi kendisi ne yapacaktı öğrenciliği bitireli yıllar olmuştu. Hâlbuki buradaki malumatların üstüne birkaç kez bindirilmiş güncel hâlini görmüştü üniversitedeyken. Öyle değil mi, bu çağda eski yazıyı okuyan kim bilirdi postmoderni, neoliberali? Yardım istese kim sesini duyacak hatta dilini anlayacaktı?

Hınçla cam fanuslu saate baktı. Ona mı kızmalıydı yoksa kendisine mi? İlk baştan beri diğer hurda yığını antikaların yanına koysaydı onu, belki de şu an koyu kahve berjerde oturmuş sabah çayını içiyor olacaktı. Önce hatırlamalıydı; buraya düşmeden önce evde en son ne yapıyordu. Tabii ki, yine babasıyla, onun hatıralarıyla kavga ediyordu. Daha sonra… Daha sonra ne oldu ki, diye şaşırmayın! Ne olacak antika saatin sesi ruhuna üfledi ve beni doğurdu. 

 

Uyan Çelebi, cezan bitti!” diyerek kapıdaki zincirlerin ucunda bulunan kilidi açmaya çalışıyordu; tıpkı babamın beni kalmak için zorladığı evine girişte her seferinde yaptığım o hatayı yaparcasına. Üçüncü denemesinde bulabilmişti anahtarı. İyi ama ben neyin cezasını çekmiştim? Kapıyı açan softa, hâlden anlayan birine benziyordu. Acaba ona sormalı mıydı? Ya BİLMİYORUM derse. Hâlâ özgür olduğunu hissetmiyordu.

“Hocamız sizi görmek ister.”

Bu onu biraz olsa da rahatlatmıştı, en azından bir neticeye varacak, niçin, neden gibi sorularına belki de cevap bulabilecekti. Elinden düşüremediği o saati sol kolundaki keçe çantanın içine koydu ve softayla beraber karanlık hücreli odaların yanından geçmeye başladı. Büyük salona girdiğinde arkası dönük, yüzünü göremediği; çoğunluğun saygıyla önünde eğildiği adamı masanın başında buldu. 

-”Bizi yalnız bırakabilirsin evlat!” 

Diyerek doğruldu fakat hâlâ yüzü görülmüyordu. Rıza Tevfik endişeyle beklemesine rağmen düsturunu bozmayan adam, onun gözünde aylardır belki de yıllardır kaldığı o hücrenin hesabını sorması için bir objeye bürünmüştü. 

– “Beni ne zamandan beridir tutuyorsunuz ve neden buradayım?”

– “Bize göre bir gün, sana göre çok uzun zaman oldu.” 

Ne demek oluyordu bu şimdi? Hâlbuki yanındaki saatle hesapladığı kadarıyla tamı tamına altı yıl olmuştu. Zamanın sana bana görelisi mi olurdu? Ya bu adam bunaktı ya da ben bir çeşit histeriye maruz kalmıştım diye düşünmeden edemedi. 

– “Sana bir soru sorulacak, eğer bilirsen hürsün,” dedi. 

Ne sorulabilirdi ki? Lambanın dahi olmadığı, yazıların ise okunmadığı bir dönemde bilginin gelişmesi ne kadar mümkün olabilirdi?

– “EVET mi, HAYIR mı?” diye sordu ihtiyar. 

– “Öncelikle böyle bir sorunun sorulması için bir öncül verilmeli. Sizin bana vereceğiniz öncül nedir?”

– “EVET mi, HAYIR mı?” diye inatla tekrarladı.

Neydi şimdi bu? Binbir Gece masallarının içine mi düşmüştü, yoksa bu yüzünü göremediği adam; hücredeyken kapının eşiğinde aralarında konuşan talebelerin bahsettiği hastalığa mı yakalanmıştı? Üstelik hâlâ aklında cevap bulamadığı o soru vardı: “O ceza niçin çekilmişti?” Buradan kurtulması bu sorunun cevabına bağlıydı. İlk defa mizacına ters gelen bir sorunla karşılaşmıştı. Hayatı boyunca hep garantici olmuş, önünü arkasını planlamadan hiçbir işe girişmemişti. Mantık dâhilinde olmayan bu soruya ne cevap verilebilirdi? BİLMİYORUM. 

                              

Not: Anlatıcıyım diye de her şeyi bilmek zorunda değilim. Sanat; teknik işidir, kural işi değil.

 

Gözüne duvarda asılı bir kamalı hançer çarpmıştı ama aklına geleni yapabilecek cesareti yoktu. Çantanın içindeki saati yokladı. Hâlâ oradaydı. Zihni giderek bulanıyordu. Gözlerinin kararmaya başladığı ayaklarının birbirine dolanmasından anlaşılıyordu. Taş duvarın yanına yaklaştı ve arkasını dönmeye tenezzül bile etmeyen o adama baktı. Acaba diye düşündükten sonra asılı olan gümüş saplı hançere baktı. Küçük, üzerine eski yazı yazılmış bir hançerdi. İlk bakışta kişiyi öldürmez gibi dursa da kınından çıktığında keskinliği içini ürpertiyordu. Bulantısı giderek artmaya ve gözleri yanmaya başlamıştı. Tene nasıl değecek, o vücuttan o keskinlik nasıl geçecekti ya da sadece nasıl geçmeliydi? Ya çok kan akarsa. Çocuklukta kardeşi balkondan düştüğünden beri kan tutuyordu kendisini. Fakat bundan başka bir çözümü de düşünemiyordu. Hele iş, sorunun cevabını bulmaya gelince yanlış cevabı tutturması işten bile değildi. Kulaklarındaki çınlamayla beraber hançerin soğukluğunu elinde hissetmeye başladı. Ve kulaklarında yüzünü dahi göremediği ihtiyarın son sözüyle, gözleri karardı.

– “Sebeb-i cezan vukû buldu.” 

                                           1997, Haziran

Bakan Selma, Geleneği Tahrif Etme Suçundan 7 Yıl 10 Ay Hapis Cezasına Çarptırıldı 

        

Refik Amca’nın bulunduğu külliyeye doğru koşmaya başladı. Tüm olanların açıklamasını yalnız ve yalnız o yapabilirdi. Neticede saati ona veren oydu. Gördüğü kalabalık karşısında donakaldı. Neyin nesiydi şimdi bu kalabalık? Bu ıssız külliye bir cenazede bir de sünnet çocuklarının düğünlerinde bu kadar canlı olurdu. Kalabalığın üzerinden geçerek baba dostu adamın yanına ulaştı. Gördüğü manzara karşısında bayılması gereken Rıza Tevfik sanki böyle bir korkusu yokmuş gibi sapasağlam ayakta duruyordu. Kan revan içinde yerde yüzükoyun yatan adama baktı. Sırtında gümüş saplı bir hançer öylece duruyordu. Yüzünü göremese de onu tanımıştı. Çevresindeki insanlara olayın nasıl gerçekleştiğini, bunu baba dostuna kimin yaptığını sorup öğrenmek istediyse de pek başarılı olamadı. Kalabalığı, ardında bırakıp yokuş aşağı inerken kafasında babasının hatıraları yuvarlanmaya başladı. İşte son hatırası da bu şekilde yok olup gitmişti fakat içinde tarif edemediği, amansız bir huzur vardı. Bir ölünün arkasından bu denli huzur duyacağını kendisinden hiç de beklemezdi.

 

1997, Haziran

Umnachtung Vakası Görülen Halk, Lilith Heykelini Tekrardan Dikti

∗eserin öncesi bir önceki sayımızdadır

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Reyhan Özsoy