Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Fanusun İçindeki Zaman

Dikkat: Okuyucu bu hikâyeyi değil, bu hikâye okuyucuyu seçmiştir.

 

-Seviyorum buranın atmosferini Refik Amca, burası beni babama götürüyor.

-Bu demek oluyor ki; eşyada arıyorsun geçmişini ve o çocukluk masumiyetini. Baban görseydi bu haylazlığını kim bilir ne kadar üzülürdü!

-Öncelikle bir biyolog olarak şunu söylemeliyim ki; geçmişin canlılığı, durağan, sabit bir varlıkta bulunmaz. Babam hep maddenin canlılığında arardı kendini, zaten bu uğurda fakir ve biçare ölmemiş miydi?

-Kaç yıl oldu hâlâ affetmeyeceksin değil mi?

Sağına ve soluna telaşla bakınmaya başladı. Âdeta Refik Amca’nın dikkatini dağıtıp ona bu soruyu unutturacak bir şey arıyordu. Fakat bu hurda yığınlarının arasında ne bulabilirdi ki? Gerçi bu hurda deyimi onun tabiriydi. Böyle söyler, yine de her geldiğinde bir hurda almadan gitmezdi. Rıza Tevfik, babası gibi değildi; bu antikaları geçmişte babası aldığı için bugün kendisi alıyor her ne kadar babasını affetmese de onun gibi yaşamaya çalışıyordu. Aslında bu onun tercihi de değildi. Sağlığında babasını affetmemesi, ölümünden sonra pişmanlık olarak ona bu şekilde yansımıştı. Refik Amca da babasından yadigârdı zaten. Onun da düşüncelerinin hurdadan bir farkı yoktu! Ama siz yine de böyle dediğime bakmayın kendisi dergâh ehlidir; Muhyiddin Arabi’den, Sühreverdi’ye kadar bilmediği tasavvuf ehli yoktu. Fatih eşrafında da sayılan fakat sevilmeyen bir adamdı. Her seferinde dergâhtan öğrendiklerini, esnafa satmaya çalışır; malların fiyatlarından, kaldırıma konulan öteberiye kadar karışırdı. Fahiş fiyat ve kaldırım işgali kul hakkıdır diyerek esnafla arayı bozduktan sonra kulaktan kulağa kendisine Derviş Zabit denildiğini işitmişti. Bu huysuzluğu yüzünden sevilmese de kimin başı bir komşusuyla derde girse “Evkafta husumet olmaz, bağışlayanın ruhuna ayıp” der iki komşunun sorununu çözerdi. Tabi anlamışsınızdır Refik Bey’in bulunduğu muhitin ruhuna inananlardan olduğuna. Oysa ki burası taştan birkaç yapıtın yan yana gelmesiyle oluşan, avlusundaki çeşmenin yıkıklığını umursamadan her gün dükkânların kilitlerini açan birkaç ihtiyarın vakit geçirdiği bir külliye idi.

Sonunda ahşaptan eskitme bir masanın üzerinde Refik Amca’nın dikkatini dağıtacak bir malzeme bulmuştu. Galibiyeti ele geçirmiş bir satranç oyuncusu edasıyla bulduğu malzemeye yaklaştı ve ağırdan, sesini baba dostuna duyurmak istercesine okumaya başladı. 

                                                                                                                                                                       1997, Mart

Bakan Selma, Ömer Hayyam Dizesini Okuduğu İçin İfadesi Alındı ve Siyasi Suçlar Bürosunda 28 Saat Gözaltında Tutuldu.

 

-Şurada yazılanlara baksana!  Ne demek oluyor bu şimdi, hangi şiiri okumuş ki, ayrıca ben niye hatırlamıyorum böyle bir olayı?

-Olay gizli tutuldu, haberi inkişaf eden gazetelerin sahipleri ise sürgüne gönderildi. O gün zabitler, esnafa dağıtılan bütün gazeteleri topladılar benim elimde de sadece bu parça kaldı. Yani, görüp bilmemen tâbi bir durum. 

-Ömer Hayyam’ın hangi şiiri bir siyasetçinin tutuklanmasına sebep olabilir ki? 

-Siyasetçinin değil kadının.

-Kadının derken! Kadın değil de bir erkek aynı ortamda aynı tepkiyle o şiiri okusaydı tutuklanmayacağını mı ima ediyorsun? 

-Bu, kadim bir mesele evlat. Toplumun felaha ermesi bu meseleye bağlı.

-Ne yani, kadının siyasetçi olabilmesi için Hüdhüd’ün tebliğ mi getirmesi gerekiyor!

-ŞŞŞŞT. Bre köftehor, Peygamber sözüne karşı mı geliyon sen?

-Tamam tamam, neyse ki artık böyle sorunlarımız kalmadı. Asıl meselemize dönelim. Hangi parçayı ayırdın bugün benim için?

-Şuradakini görüyor musun, dantelalı örtünün üstündeki fakat dikkat et! Kenz-i mahfidir.

-Aaah, siz eski insanlar! Hep mi bir tılsım yüklersiniz şu hurdalara.

Dantelalı masanın üzerindeki sandığı alıp veda bile etmeden Fatih sokaklarının yokuşunu çıkmaya başlamıştı fakat bir sorun vardı. Yokuşun eğiminden öte kafasındaki ağır düşünceler yüzünden ilerleyemiyordu. İnsanların çıkardığı gürültü, kulağına bir uğultu şeklinde akıyor; aralarında konuştukları dil ise kendi diline benzemiyor gibiydi. Aklı hep, gördüğü gazete küpüründe kalmıştı. Birdenbire babasının yokluğunda annesinin evi, nasıl çekip çevirdiği aklına geldi. Bu da mikro bir siyaset değil miydi? Bence yönetim en çok onlara yakışıyordu. Acaba hangi şiiri okumuştu, daha önceden bir siyasetçinin edebiyata atıf yaparak konuştuğunu defalarca işitmişti fakat bunun siyasi bir suç olarak gösterilip cezalandırılmasını ilk defa duyuyordu. Eve yaklaştığını fark etti, sandığın içindekini hiç merak etmediği aklına gelmişti. Her seferinde yaptığı gibi kutuyu açacak, antikanın tozunu aldıktan sonra onu da diğerlerinin yanına koyacaktı. Meczup bir tavırla eve ilerlerken, bahçenin üç basamaklı kapısında yarı mecnun, saçı sakalı birbirine karışmış bir adamın yattığını gördü. Tam hiddetle sesleneceği ânda adam…

– Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? 

Koşarak uzaklaşmaya, uzaklaşırken de yok olmaya başladı. Rıza Tevfik, yorgun ve bıkkınlıkla cebindeki anahtarlardan üçüncü deneyişinde doğrusunu bulabilmişti. Sanki ilk defa geliyormuş gibi şu eve bir türlü alışamamıştı. Üniversitede mezun olduğunda babası ısrar etmişti ona bu eve taşınması için. Oğlunun ne kadar hırçın bir çocuk olduğunu bilir bu yüzden onu hep göz önünde tutmak isterdi fakat sonunda Rıza Tevfik’in vurdumduymazlığına o da dayanamamıştı. Yine dalgın ve biçare, ahşap evin geniş sofasından içeriye girdi. Annesinin işlemeli ceviz ağacından yapılma çeyiz sandığına yaklaştı ve usulca diğer antikaları incelemeye koyuldu. Refik Amca’dan aldığı kutuyu büyük bir dikkatle açıp eski sandığın içine eğildi. Onun bu dikkati, antikaya verdiği değerden değil de aile geleneğini ifa ediyor oluşundandı. 

  *   *   *  

                                                      1997, Mayıs

    Bakan Selma, Lilith Heykel Projesini Onaylandı. 

Sıra Gelelim Bendenize! Sen kimsin diye sormayın bana. Ben o şeyim. Rıza Tevfik’in ihtiyacı olan lakin babasına olan öfkesi yüzünden sandığa kapatılan bir yandan da o evde o sandıkta var olmam gereken aletim. Bilmem inandınız mı şeylerin de bir ruhu olabileceğine? Şahsen ben inananlardan değilim. Bir şeyin aslî bir ruhu yoktur. Ruhu; sahibi verir, buna da mana denilir. Rıza Tevfik’e ruhunu üfleyecek olan da benim.

Yeni bir sabaha uyanmanın hüznüyle, pirinç kakmalı sehpanın karşısındaki sedef oymalı berjere oturmuş, dün akşam kutudan çıkardığı Avrupa işi, ahşap kafes üzerine oturtmalı cam fanuslu masa saatine bakmaya koyulmuştu. Uzun zamandır evde saat tıkırtısı duyulmuyordu. Babasının ölümünden beri duvardaki asmalı saat hep altıyı gösteriyordu. Bunca zamandır bozulan saati tamir etmek ne aklına gelmiş ne de annesi bu durumdan şikâyet etmişti. Zaten saate bakma gibi bir ihtiyacı da olmuyordu. Zaman, onsuz ilerlemeye alışmıştı. O da zamana yalvarmıyor; balığın suyu fark etmeyişi gibi zamanı hissetmiyordu. Nedendir bilinmez,  Alman malı olduğu her tarafından belli olan bu saati, geçmiş zaman çöplüğüne bırakmaya gönlü el vermemişti. Esasen o ânda hatırlamıştı asmalı saatin haykırdığı o zaman diliminin sabahı babasının ölüm saati olduğunu ve bu uğursuzluktan kurtulması gerektiğini.  Fakat bir ân için bunun bir ihanet olduğunu düşündü. Oysa ki ‘Tüm çocuklar babalarını öldürmeli’ der yazarın biri. Asmalı saatle yüzleşircesine karşısına geçti ve altın sarkacında babasının intiharını gördü. Bir hışımla duvardaki çiviyle beraber saati sandığın içine kapadı, bu son hareketi düşünmeden yapmıştı. Bir rahatlama hissi ile saati dinle-le –le-me-ye başla… 

Tik Tak Tik Tak Tiik Taak Tiiik Taaak Tiiik Taaak Tik Tak Tik ve Taklamadı

                                                                                              

Sayı: Sayı 16

Kategori: Öykü

Yazar: Reyhan Özsoy