Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

F. Elyesa Balaban

 

“Yüz kişilik aslında olmayan isim listeleri vardır. Bu isimler yandaşların ailelerindenmiş gibi gösterilir ve yandaşların hastanelerinde doğum ve ölüm kayıtları yapılır. Bu kayıtlar kara para aklamada kullanılır. Mesela üniversitelerde Erasmus ve projeler için AB’den gelen paralar sınavda başarılı olan öğrencilere verilir ancak şehit çocukları, engelliler, gazi çocukları önceliklidir -en azından biz böyle biliriz. Bazı isimler şehit evlatlarıymış gibi gösterilir. Kimse bunları sorgulama cesareti gösteremez çünkü kutsallığa saygısızlıkla itham olunacaklarını bilirler. Bazı isimler uydurulur. Unutma, ‘en çok kapsayana’ sahipsen her şeyi yönetebilirsin. Bir üniversiteyi, idareyi, olmayan öğrencileri… Yaratır ve silersin. Sana anlattığım basit şeylerdir. Basit paralar… Yoksa okuldan alınacak sekiz yüz euro Hümakuş’un Paris’teki pasta dilimine yetmez. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

*

Her yere kibrini götüren paranoyak Salim Genç’e, bir işe yarayamayacağını bildiğinden gammazcılıktan para götürmeye çalışan onun yaveri akılsız Nesibe’ye, doğumunu kutsayan utanmaz Hadiye’ye, milletin parasıyla millete caka satan tüm namussuzlara…

 

Allah’ın ayetleriyle dalga geçen Fakih Ceza’ya ve madde tacirlerinin maddelerini Narkotik’e teslim etmekle tehdit edip karşılığında ticaretten kendine pay çıkaran tüm soysuzlara en içten nefretlerimle.

*

“ABD’nin yaptığı en iyi şey, neredeyse reddedilemeyecek gerçeklikler oluşturmaktır. ABD her şeyin kökünü, oluşumunu saklar ve buna bir kılıf bulur. Bu kılıf, ‘bunu yapmaları imkânsız’ veya ‘bunu yapacak kadar deli değiller’ denilen her olayla bir kaos teorisine, cahillerin savunacağı bir davaya dönüşür. İşin aslı komiktir; bu olaylar tam da kendileri tarafından oluşturulur -kendi vatandaşları ya da ekonomileri zarar görse bile. İnsan canı ya da etik değerler kâr-zarar hesaplamaları içinde ticarete dönüşen unsurlardır. Daha büyük getiriler için bunların yok olmasında hiçbir beis yoktur. Zafer ancak böyle elde edilir. Dünyanın hakimiyet savaşı, ABD’nin Eurosia’daki rakiplerinin kaynaklarını kesmesiyle ABD lehine olacaktır. Bu kesim, rakiplerin kaynağının bulunduğu yerde, zengin yeraltı kaynaklarına ve önemli jeopolitik konuma sahip Orta Doğu ülkeleri ile mümkündür. I. Dünya Savaşı’ndan beridir belini doğrultamamış ve sınırları düşmanları tarafından çizilmiş bu bölgede proxy’ler ve bu bölgenin yönetimini başından beridir öyle ya da böyle bırakmamış Batılı ajanlar hâlâ söz sahibidir. Bu söz hakkı, zaman zaman strateji değiştirmiş ama genelde şu şekilde ilerlemiştir: Her ülkede pek kolay bulunabilecek vatan hainlerinin cepleri doldurulmuştur. Bir düşman yarat, -ki onlar bizim için bu düşmanı yaratma inceliğinde çoktan bulunmuşlardır- halk şüphelenirse kafalarını karıştır, düşmanla savaş, kamuoyunun nabzına göre kazan ya da kaybet.”

 

Dr. İzbırakan, üniversitenin dersliğinde kendisine hayranlıkla bakan öğrencilerini içinde beliren büyük bir sevgi neticesinde kucaklamak istedi. Bu ülkenin evlatlarını öyle çok severdi ki, onların en iyisini hak ettiğine dair olan inancı onu Türkiye’de tutmuş, Avrupa’nın en saygın üniversitelerinden gelen birçok iş teklifini reddetmişti. Bu yüzlere her baktığında içinde bir burukluk hissederdi, bu burukluk acımaktan değil, içlerindeki potansiyeli fark etmemeleri için her kanalla onlara kendilerinden şüphe etmeyi aşılayan ve buna izin veren otoritelere olan öfkesinden kaynaklanırdı. Gittiği her yerde söylerdi: “Bu ülkedeki gençlere benimsetilebilecek en büyük erdem doğruyu söylemek ve söylenmesine müsaade etmekti.” 

−Peki hocam, dedi içlerinden bir tanesi. İlk derste hemen soru sorabilecek kadar cesur olması Ebrar’ın içindeki umudu güçlendirdi.

−Zafer ancak böyle elde edilir dediniz. Bu zafer tam olarak kime ait?

Ebrar sorunun güzelliği karşısında kaşlarını kaldırıp dudaklarını içeri çekti. O da ömrü boyunca bu sorunun cevabını aramıştı ya…

−Çok core bir soru sordun delikanlı.

Sınıftakiler güldü; Ebrar da. Sonra ciddileşip karşısındaki delikanlıya baktı.

−İsminiz ne?

Çocuk cevap vermeden elini bir mikrofon gibi yapıp çocuğa doğrulttu. En önde oturan çocuk güldü ve mikrofona doğru eğildi.

−Mustafa efendim.

−Kaç yaşındasın Mustafa?

−21 efendim.

−Yarışmaya nerden katılıyorsun?

Sınıfta yine bir gülüşme duyuldu. Mustafa gülümseyerek cevap verdi.

−Erzincan’dan.

−Can Erzincan’ımızın neyi meşhurdur Mustafa?

Sınıfta espriyi anlayan birkaç kişi güldüğünde Ebrar göz ucuyla onlara baktı. Öğrencilerinin karakterlerini öğrenmeyi severdi.

−Tulum peyniri efendim.

−Bana ilmimden dolayı efendim diyorsunuz Mustafa Bey, takdir ediyorum. Peki ileride söz sahibi bir siyasetçi olduğunuzda da Türk halkına efendim diyecek misiniz?

−Elbette efendim.

−Efendilerin izin vermezse?

−Benim efendim Türk milletidir.

−50 milyon dolar verseler bile mi?

−Halkımı hiçbir şeye ve kimseye değişmem efendim.

Ebrar gülümsedi. Sınıfa baktı. Tekrar Mustafa’ya döndü.

−Halkınızın önünde buna söz veriyor musunuz?

Tüm gözler Mustafa’ya döndüğünde Mustafa beklenmedik bir şekilde ayağa kalktı ve tahtanın önüne geçip tekmil getirdi. 

−Söz veriyorum efendim!

Sınıfta bir şaşkınlık sessizliği olduğunda Ebrar mikrofonu kendine tuttu:

−Alkış!

Başta Ebrar, sonra sınıftaki öğrenciler Mustafa’yı alkışlamaya başladığında Mustafa eli alnında durmaya devam ediyordu. Ebrar, sınıftan birinin sululuk yapıp ıslık çaldığını duyunca “Rahat!” dedi ve Mustafa’ya sırasına geçmesini işaret etti. “İşte böyle arkadaşlar…” dedi Ebrar, yavaş yavaş ciddileşirken; “Siyaset, vatanını seven kişilerin hakkıdır. Onu sevmeyenler doldurduğunda her şeyde ihanet başlar. Okumaya niyetlendiğiniz Siyaset Bilimi Fakültesi’nde en önemli şey ne teorik bilgiler, ne de notlardır. En önemli şey vatanınıza duyduğunuz sevgidir.”

 

Ebrar tahtanın önündeki geniş alanda bir kapıya, bir masaya doğru yürümeye başladı. Arada bir bilgisayara ve tahtaya yansıtılmış bilgisayar ekranına bakıyordu. “İlim, uygulandıkça ilimdir. Ufkunuzu açtıkça, size ve çevrenize faydası dokundukça ilimdir. Diğer türlüsünde kitap yüklü merkepler olursunuz.” Dr. Ebrar, bir ileri bir geri yürüdüğü yerin tam ortasında durdu ve iki elinin parmak uçlarını yukarıya bakacak şekilde birleştirdi. Dersin tüm hâkimiyetini yeniden üzerinde topluyor gibiydi.

Dersin ilk kısmı, sizin araştırma konunuz. Not alan arkadaşlarınız vardı, hatırlamıyorsanız onlardan notları rica edin. Not alanlardan da rica ediyorum şimdilik versinler. Araştırmalarınızda ABD siyasetine sadık kalın, dersimiz Amerikan siyaseti. Anlattıklarıma örnekler bulabilirsiniz, ABD’nin Orta Doğu’daki siyasetini araştırabilirsiniz; proxy savaşları, ABD ajanlarını, komplo teorilerini… Vize ve finaller için endişelenmeyin ama notlarınızı tutun ve fikirlerinizi söyleyin. Fikirlerinize kesinlikle dayanaklar bulun -kimsenin derste kahvehanede tartışır gibi konuşmasını istemiyorum.

Sınıfta bir-iki kişi birbirine şaşkınlıkla baktığında ve bazıları kikirdediğinde Ebrar masanın arkasına geçti ve arama motoruna “Los Angeles satılık villalar” yazdı. Sonra yeni bir sekme açıp Türkçe okunuşuyla “Lamborcini” yazdı. Sonra iki ayrı sekme daha açıp “dünyanın en güzel kadınları” ve “dünyanın en pahalı takıları ve çantaları” yazdı. Sınıftan çıt çıkmıyordu.

Önce villalardan başladı.

−Mustafa… diye başladı konuşmaya.

−Bu gördüğünüz villayı reddetti. Hatta bunun gibi birkaç villayı, hatta yalıyı…

Birkaç fotoğrafı kaydırdıktan sonra diğer sekmeye geçti.

−Bu ve bunun gibi birçok arabayı…

Diğer sekmeye geçti.

−Ve birçok…

Önce erkeklerden bir kahkaha duyuldu. Ebrar da güldü, uzatmadan devam etti.

−Mustafa’nın dediklerini bir kadın söylemiş olsaydı, ya da onun dediklerini destekleyen, o da bunları reddetmiş olurdu…

Birkaç takı ve çantayı gösterdiğinde kız öğrenciler birbirine bakıp gülmüştü. Dersine ilk defa girdiği sınıflarda her zaman benzer manzaralara şahit olsa da Ebrar içindeki şaşkınlığın büyümesine engel olamadı: İnsanoğlu hakikaten de dünya malına ne düşkündü!

−Tüm ilminiz dürüst insanlar olmanız içindir. Asıl ders budur. Bunu kaybederseniz hiçbir ilim sizi aklayamaz, ancak aklar gibi gözüktürürsünüz. 

Üçüncü sekmeyi kapatıp çantasına uzandı: 

−Ders bitmiştir arkadaşlar.

Kapıya doğru ilerlerken biraz arkasını döndü, Mustafa’ya seslendi:

−Yoksa Bugatti miydi?

Sınıftakiler güldüğünde ve bazıları “Evet hocam onu da açsaydınız…” diye cıvıtmaya başladığında Dr. İzbırakan koridora çoktan çıkmıştı bile. Mustafa; 

−Demek bu yüzden onun için kampüste toplandılar…” dedi tam arkasındaki henüz tanışmadığı, kendisine soru dolu gözlerle bakan sınıf arkadaşına.

−Sağcısı solcusu… Hepsi onun için 4 sene önce okulun bahçesinde toplandı. Üzerine atılan “bölücü” iddiasının asılsız olduğunu göstermek için… Garip kadın. Ne kadar araştırdıysam da siyasi fikrini bulamadım… Tek bildiğim Allah’ı ilk sıraya koyan sıkı bir Türk milliyetçisi olduğu.

*

Kaçtığın şeye başka şekilde yakalanırsın. 

−Pişman mısın?

−Bir şey fark eder mi?

−Eğer pişmansan… Yapacak bir şeyim var.

−Bu sefer zengin p*çi rolüne mi gireceksin? Özüne mi döneceksin?

−Ebrar…

−Kes sesini. Buraya ben kendi isteğimle girdim. Halkıma mahcup olmamak için…

−Nasıl anladın?

Ebrar’ın nefesi bir an bir bıçak gibi kesildi, yutkunamadı. Hemen akabinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elyesa elini Ebrar’la aralarındaki cama yasladı, başını yere eğdi. Titreyen diğer eliyle telefonun ahizesini tutuyordu. İkisi de o an ölmeyi de, birbirlerinde kaybolmayı da o kadar istedi ki, Elyesa bir an bu enerjinin aralarındaki camı paramparça edeceğini sandı. Ebrar’a bakamıyordu. Bakarsa aralarındaki cama kafa atıp hastanelik olacağını biliyordu. Nasıl mı anladım…” dedi Ebrar hıçkırıklarının arasından. Uzunca ağlamaya devam etti. Elyesa, görüşme sürelerinin kısa olduğunu bilse de Ebrar’ı uyarmaya yüzü olmadığından sustu. Bakışları yerde, ahize kulağında, dudakları ince bir çizgi şeklinde kaderine teslim oldu. Ebrar sonunda hıçkırıklarının arasından “Anladım işte…” dediğinde burnunu çekti, çökmüş gözlerini Elyesa’ya dikerek sordu: 

−Asıl senin bundan çıkarın neydi? Bu işini yaptıracak başka biri mi bulamadın? Ailenin b*ktan işleriyle benim gibi dürüst bir kadının alakası neydi?

Ebrar yeniden ağlamaya başladığında Elyesa ölmeyi istedi. İçinden bir ses duygusuz olması gerektiğini söyledi, çünkü Ebrar’a istediğini vermemek onu en çok öfkelendiren şeylerden biriydi.

−Kendin söyledin, dedi birden Elyesa. 

Elyesa’nın bu kadar “objektif” olmasıyla Ebrar’ın beynine adeta kan sıçrasa da sustu. Çünkü o an öfkesini karşılayabilecek ne bir kelime, ne de dünya üzerinde bir dil vardı. Elyesa ona bakmıyordu.

−Sen ideal kişiydin; çünkü “fazla” dürüsttün. Kendin söylüyorsun, burada olmayı sen istedin. “Halkına mahcup olmamak için”… Planı ben kurdum ama beni yakaladın, planı değiştirdin, hatta öyle bir değiştirdin ki bu ne benim ne benim şeytan ailemin aklına gelirdi… Bu yüzden başarılı oldun. Zekânla herkesi kendine hayran bıraktın. Ne medya, ne yöneticiler, ne de akademisyenler yaptığının farkına vardı… Bana bak Ebrar… dedi Elyesa sonunda bakışlarını Ebrar’a kaldırıp.

−Bunu sen istedin. Yıllarca yapılanları duymamak için kulaklarını tıkadın, bir adaletsizliğe rastlamaktan korktun, ama adaletsizlikten de ölesiye nefret ettin. Karşına ne çıktıysa elinle düzelttin. Bilmiyor muyum sanıyorsun? Seni sadece ben değil babamın adamları da takip ediyordu. Çünkü ne internette ne bir yerde kişiliğine dair bilgiler vardı. Herhangi bir olay anında ne yapacağını kestiremiyorduk.  O otobüste olanları hatırlıyor musun?… Hani hiçbir zaman anlam veremediğin. Hırpalanan çocuklara bakakaldın, onları hırpalayanlara bir şey diyemedin, çünkü sana zarar vermelerinden korktun… O adamlar babamın adamlarıydı, ben sizi köşeden izliyordum. Onlara yakalanmaktan korkuyordum ama senin yüz ifadeni de kaçırmak istemiyordum. Benzin sarardı, çenen kasıldı, gözlerini kapadın, elinle bilmem kaç defa yüzünü bir aşağı bir yukarı çektin. Test şuydu: Ebrar İzbırakan gücün karşısında ne kadar direnç gösterebilir? Onlar mesajı aldıklarında otobüsten indiler: Gösteremezdin. Bu onlar için çalıştığında onlara baş kaldıramayacağın anlamına geliyordu. Önce ben de buna inandım. Sonra… dedi Elyesa, gözlerini yumup. Anılar bir bir aklına geliyordu.

−Çocukların yanına gittin. Gittikleri okulları ve isimlerini öğrendin. Onlara sarıldın. Sonra otobüsten indin. Ardından ben de indim. Beni görmedin. Gözünden yaşlar peş peşe akarken polisi aradın. Sesinde hiçbir üzgünlük belirtisi yoktu. Adamların dış görünüşlerini anlattın, otobüsün plakasını, olay saatini, her bilgiyi verdin. Şok oldum. Kısa sürede bir plan kurmuş ve adamların kulaklarındaki bene kadar onları hafızana kaydetmiştin. Korktum da… Benim planım için de iyi bir şey değildi bu. Birkaç gün sonra evinin önündeki bankta yatan evsiz adam olacaktım ve beni hiçbir yerden hiçbir şekilde hatırlamamalıydın. Neyse ki hatırlamadın… dedi Elyesa’nın sesi buruklaşırken. Ebrar’ın gözünden yeniden yaşlar akmaya başladı. Elyesa hassas bir yere değindiğini biliyordu.

−Sonra, dedi Elyesa hızla bu konudan sıyrılmak ister gibi.

−Sonra… Bir kırtasiyeye girdin. Kalemler, defterler aldın… Eve gittin. Aslında otobüsle ailene gidiyordun. Babamın adamları yol uzak diye arabana değil otobüse bindiğini sanıyordu, oysa sen nereden geldiğini unutmamak için bunu yapıyordun… İyi para kazanıyordun ve bunun toplumda neler olup bittiğini görmeye engel bir şey olduğunu biliyordun -tekrar öğrendin.

Ebrar’ın bakışları yumuşamaya başladığında Elyesa’nın adem elması bariz bir şekilde bir aşağı bir yukarı hareket etti. Ebrar’ın kendisine onun hakkındaki bu farkındalıkları sayesinde âşık olduğunu biliyordu.

−Ertesi gün okula gittin, onları buldun, tahminen öğretmenlerle, müdürle konuşup durumu anlattın. Eminim o çocukları terapiye başlatmış ve burs da vermişsindir… Ebrar, belki bazen anında tepki gösteremiyordun ama sonra mutlaka bir şey yapıyordun… Açıkçası benim için de, bu durum için de aleyhime bir şey yapacağını düşünüyorum -tabi bu umrumda değil… Ben tüm bunları milletim için yaptığımı sanarak her yolun mübah olacağını düşünmüştüm. Bir kadını kendime aşık etmenin, sonradan onu yarı yolda bırakacak olmanın, onun itibarını kullanmanın…

Ebrar ilk defa donuk bir suratla Elyesa’ya baktığında bu sefer Elyesa’nın gözleri doldu.

−Bak… dedi Elyesa. 

−Yemin ederim artık rol yapmıyorum. O gün bana “Zübzüb!” deyip kahkaha attığında aşık oldum ben sana, ama anlamadım. Sandım ki boşluğum beni buna sürüklüyor… Bunun “her taraftan silinmiş olmamın beni sende tekrar var edeceği inancını doğuran” beynimin bir oyunu olduğunu sandım. Benim tek bir idealim vardı: Ailemin haltlarını açıklamak ve Türkiye’ye umut olmak. Şimdiyse tek idealim seni buradan çıkarmak ve sonsuza kadar seninle olmak.

Elyesa çekinerek bakışlarını Ebrar’a çevirdiğinde Ebrar histerik bir şekilde güldü.

−Senin sorunun ne biliyor musun? dedi cama doğru bir adım atarken.

−Ne istediğini bilmemen. Çocuk gibisin. Doğruyu yapmaya çalışıyorsun ama sonra bir bakmışsın başka bir doğrunun peşine düşmüşsün. İkinci doğruyu yapmak için ilk doğrunu yanlışa çeviriyorsun. Garip bir şekilde yanlışların doğrularını götürmüyor, daha beteri, doğruların yanlışa çevriliyor. Doğruyu yapıp ailenin haksız mirasını reddettin, onların haltlarını benim ağzımdan açıklamak istedin. Açıkladım, ama bunu senin için değil Türk milleti için yaptım. Sonra bana aşık oldun, yani böyle diyorsun, bunu ben hapse girdiğimde fark ettin, şimdi de eğer pişmansam senin için bir şey yapabilirim diyorsun. Ne var biliyor musun Elyesa? dedi Ebrar gözlerini kısıp başını sağa yatırırken. 

Baban haklıymış. Senden bir halt olmazmış. 

İlk defa birbirlerinin gözlerinin içine bu kadar derin baktılar.

−Şimdi benim için bir şey yapabileceğini söylüyorsun. Peh… Sonra başka bir doğru bulacaksın kendine. Belki başka bir kadına aşık olacaksın. Yani sanacaksın… Belki babana dönecek her şeyden pişman olduğunu söyleyecek ve beni burada bırakacaksın. Sen her şeyi “sanan” bir aptalsın Elyesa. Bana aşık olduğunu sanıyorsun ama aşık değilsin, sen bana hayransın. Senin olamadığın kadar dürüst olduğum için. Başıma geleceklerden korkmadığım için. Hem de bir kadın olarak… Bu utancı silmek için aşık olduğunu söylüyorsun bana. Dedin ya beynimin bir oyunu sandım diye… Haklısın. Beynin sana oyun oynuyor ve o kadar aptalsın ki bu oyunun hâlâ devam ettiğini göremiyorsun.”

−Bu oyun değil...

−Kapa çeneni. Duygulardan konuşmak için çok geç artık. Duyguları işin içine katmadan bana aileni anlatamaz mıydın? Kanıtları sunamaz mıydın? Neden illa…” dedi Ebrar dudaklarını birbirine bastırırken: “Rol yapmak zorundaydın?

Elyesa ağzını açtığı sırada Ebrar “dur” der gibi elini kaldırdı.

−Bu konuşmamız dinlenecek. Belki basına sunulacak. Umrumda değil. Türk halkı yapılan yolsuzluğu bilmek zorundadır. Bu işe senin sahte aşkından değil Türk milleti için girdim. Aramızdaki şeyler süreçte gerçekleşen şeylerdir.

−Öğrencilerin senin için dışarıda…

−Hiçbir öğrencim zarar görmesin. Filistin’i gündemden düşürmesinler. Umutlarını diri tutsunlar ve vatanlarını sevmeye devam etsinler. Teröristlere fırsat verenlere fırsat vermesinler.” dedi Ebrar ve ekledi:

−Sana gelince… Seni destekleyip desteklemediğimi ben konuşana kadar bilemeyeceksin. Ne hâlin varsa gör.

Ebrar ahizeyi kapadı, görevli Ebrar’a kelepçe taktı ve odadan çıkardı. Elyesa da ahizeyi kapadı.

−İnanmazdın…” dedi Elyesa fısıltıyla. Kapına öylece gelip bunları anlatsaydım sen bile inanmazdın.

 

*

 

Beni ilk gördüğünde ‘kapalı şanslı p..” demiştir kesin… Önemi yok, ben de onu ilk gördüğümde “tembel pez…” demiştim. O penceremden gözüken parktaki bankta yatarken, ben Mercedes’imi sitenin önüne park edip balkonumda çayımı içerdim. Ondaki dik duruş beni onu ezmeye itti; çünkü benden sahip olduklarımdan dolayı nefret ediyordu. En azından ben öyle sanıyordum… Ve başörtümden sebep b..tan bir bakanın kızı olarak görülme ihtimalim bile kalbimi çok acıtıyordu.

 

Kayra – Savrulur Zaman (Instrumental)

−Ben geldimmmmm, dedi Ebrar bankın arkasından bankın üzerinde uzanan Elyesa’ya doğru eğilirken. Elyesa’nın yüzünde güller açtı. 

−Hoş geldin, dedi tebessüm edip oturur pozisyona geçmek için doğrulurken. Çirkin olduğunu düşündüğünden göz ucuyla Ebrar’a bakmıştı:

−Hava soğuk, neden üstüne bir şey almadın? 

Bankın üzerinde sağa doğru kayıp Ebrar’a yer açtı. Ebrar kendisi için ayrılan yere otururken omuz silkip 

−Bilmem, dedi. Belki bu sefer sen bana palto verirsin diye düşündüm.

İkisi de gülmeye başladığında Elyesa utandığını hissetti. Onunla tanışana kadar kimsenin bu pis dünyada bu kadar temiz kalabileceğine ihtimal vermemişti ve şimdi onu kirletmekten delisiye korkuyordu.

−Doğru diyorsun ya, dedi Elyesa biraz utanarak. 

−Asıl sen söyle, dedi Ebrar: Neden hâlâ evsiz gibi bankta yatıyorsun? 

Elyesa ne cevap vereceği konusunda bocaladığında Ebrar onu anlayıp gözünü kıstı, Elyesa’ya biraz yakınlaşıp sordu:

−Mesleki deformasyon?

Elyesa güldüğünde Ebrar da güldü. Oysa içten içe Ebrar’ın dediğinde doğruluk payının olması içini burkmuştu.

Elyesa paltosunu çıkardı, Ebrar’a verdi. Ebrar ilkten eliyle itecek gibi olsa da Elyesa hiçbir itiraz kabul etmeyeceğini belli eder şekilde kaşlarını kaldırıp gözlerini kapattı, Ebrar paltosunu kabul etti.

İş nasıl gidiyor? dedi Ebrar, mahcup olmaması için Elyesa’ya bilerek bakmazken.

Elyesa’ya işini o bulmuştu ve bu konuyu fazla açmak istemiyordu. Yaptığı iyilikleri kendinden bile saklardı.

−Güzel, dedi Elyesa. Hakikaten de güzel gidiyordu. 

−Hayatımın hiçbir döneminde araba tamir edeceğimi düşünmezdim.

−Evsiz kalacağını tahmin ederdin yani?

Ebrar güldüğünde Elyesa şaşırdı. 

−Bu kız hakikaten de bir değişik, diye geçirdi içinden.

−Ellerime bak, dedi Elyesa birden konuyu değiştirip. 

Tırnaklarının arasına motor yağı kaçmıştı. Sonra konuşmadı. Ebrar’ın ellerini beğenmeme ihtimalinden yapmıştı bunu ve bunu umursaması onu bir an korkuttu.

−Bir şey olmaz canım, dedi Ebrar. Dünya işte…

Bir sessizlik oldu. İkisi de uzaklara daldı. Ebrar onu gördüğü ilk günü düşünürken Elyesa ailesini düşünüyordu. Sessizliği Ebrar bozdu:

−Seninle ilk tanıştığımız günü hatırliyorsın? dedi Hükümet Kadın’a gönderme yaparak. Elyesa’ya baktı. Sen tezek topluyordın. Ben de seni görmüş, şu delikanlıya bir el vereyim demiştim yav…

Elyesa kahkaha attığında Ebrar da gülmüştü. Elyesa birden elini kaldırıp 

−Hadi Faruk abi lo… dedi Ebrar’a. Bu sefer de Ebrar’dan iyi bir kahkaha gelmişti.

−Ya o gün ben katırlarla birlikte ölüyordım, sen hâlâ rey derdin.

Ebrar kahkahalarının arasından;

−Fakat ölmemişsin bak… deyip Elyesa’ya yaklaştı. 

−Sen ne güzel ölmüyorsun ulen Zübzüb!

İkisinden de arkalarındaki Ebrar’ın oturduğu siteyi titretecek kahkahalar yükseldiğinde Ebrar eliyle ağzını kapadı. 

−He valla bir evine almadın… dedi Elyesa 

Ebrar kendini zapt etmeye çalışırken. Elyesa’nın kalbi çarpmıştı. 

−Söylemeden edemeyeceğim, teşekkür ederim. Ayrıca paltonun içine iş arayayım diye gazete ve kalem koyman güzel jestti. Ve ekmek arası tabii.

−Ne sandın Zübzüb,” dedi Ebrar. Bu konuyu açmasın istiyordu.

−Belki artık bu ‘jest’lere de gerek kalmaz artık hem, dedi Ebrar. Bakan Feyzullah evsizlere yardımda bulunacakmış.

Elyesa babasının ismini duyduğunda yutkundu. 

−Ya… dedi. Başka bir şey dedi mi?

−Bir de oğlu bu projeyi yürütecekmiş. Komitenin başında oğlu varmış yani. Küçük oğlu. Neydi ismi… Heh! Mustafa Göktuğ Balaban. Bir oğlu bir kızı daha varmış bakanın ama açıklamıyormuş güvenlik gerekçesiyle.

Ebrar kollarını göğsünde birleştirdi.

−Büyük oğluna vermediyse projeyi kesin kavgalıdır oğluyla,” dedi Ebrar. Ya da… dedi bir an düşünüp; “Kavga yoksa da oğlu ABD vatandaşı falandır kesin, ne yapayım sokaktaki evsizi demiştir. New York’ta jakuzisinde keyifleniyordur…

−Belki de değildir, dedi Elyesa. 

−Öyledir öyledir… dedi Ebrar kendinden emin bir şekilde.

−Senin gibi burada bankta yatıp iş arayacak değil ya…

 

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Zeyneb Rabia Aktüre