Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Elma Ağacından Düşen Ölüm Yaprağı

Şehrin üzerine büyük bir sis çökmüştü; dışarıdan bakanların göremeyeceği kadar yoğun. Ama hava soğuk değildi, sabahın serinliği vardı sadece ve güneşin ilk ışıkları vuruyordu şehre.

Yaşlı bir teyze, yıllar önce ölen eşini ziyaret etmek için şehrin dışındaki mezarlığa gitmek üzere dışarı çıkmıştı. Otobüse binmek istemiş fakat parası olmadığı için alınmamıştı. El mahkûm, kendisinden çok daha yaşlı iki büyük ağacın bulunduğu kent meydanına doğru ilerliyordu. Şoförün saygısızlığıydı aklına takılan, bir de yolcuların kayıtsızlığı. Neyse dedi içinden, bir gün giderim artık; belki o gün paraya da gerek kalmazdı. Yürüdü telaşla koşuşturan insanların arasından, oturdu ağaçların altındaki banka. Hıphızlı akan zaman bir tek kendisine acımıyordu. Bir an durdu ve düşündü: Gerçekten öyle miydi? Bir yönüyle evet, şehrin tek yaşlı kişisiydi, zayıf, güçsüz ve yalnız. Peki ya insanlar? Hem genç ve güçlü hem de sevdikleriyle beraber. Ama hâlâ aklına takılan çelişkiler vardı. İnsanlar çok daha iyi durumdaydı kendisine nazaran fakat dışa yansıyan durum başkaydı; kendisi huzurlu ve tatminkâr, gençler ise mutsuz ve huzursuz. 

Sorularına cevap vermesini beklercesine elma ağacından bir yaprak kopardı ihtiyar. Ağacın düşen yaprakları, geçip giden yılları hatırlatıyor gibiydi kendisine. Yanındaki meşenin ise dalları ve yapraklarıyla genç bir delikanlı duruşu vardı. Yaptığı hatalardı belki de ya da işlediği günahları, elma ağacının dökülen yaprakları. Ölümden kurtarmış gibi bakıyordu elindeki yaprağa, yoksa ömrünü mü kısaltmıştı küçük yeşil şeyin? Muhtemelen ikincisiydi. Dalların, yaprakların diliydi çünkü onu yaşatan. Neler öğreniyordu kim bilir ana yurdunda, sararıp da yaşlılık vurana kadar. Gökyüzünden havanın verdiği sonsuzluk hissini, yeryüzünden zamanın acımasızlığını duyumsuyordu ağaçta yaşarken. Yer ile gök kendisinde birleşiyordu; ikisinin de dilini anlıyordu. Ama sonbahar… Solmuş bir ağacın yemyeşil kalan bu son yaprağını arkadaşlarından ayırıyor, sanki bir günah işlemiş gibi onu ana yurdundan koparmaya geliyordu. Hayır, sonbahar değildi bu sefer her zamankinin aksine. Yılların izini taşıyan yaşlı bir eldi onu öldüren; erken davranmıştı sonbahardan. Sararıp düşen büyüklerine kıyasla henüz toy ve bilgisiz sayılırdı hayatında. Havalar soğuyup rüzgâr geldiğinde anlardı yanı başında öten baykuşlar kadar bilgili olduğunu. Ay ışığında tadardı karanlığın verdiği tecrübeyi, güneşin sıcağında hissederdi zorluğu yenmenin tadını. Kuşlar, böcekler, yılanlar… Hepsi misafirdi ona ama en çok yılandan korkardı. Ağaç dalına sarıldı mı son gücüyle âdeta sorguya çekerdi onu ve de gitmek bilmezdi. Gözleriyle süzerdi dünya insanını, tacını kaybetse de yenilgiyi hazmedemeyen bir kral edasıyla. Kibirli tıslayışıyla başlardı sözüne zoraki misafir: Söyle acemi yaprak, hangi hata durmak bilmeyen bu insanları sonsuza kadar koşmaya mahkûm etti, yaptığın hangi hata seni buna seyirci kıldı? 

Yılanın bu sorularını hatırladı ihtiyarın elinde dinlenirken. İlk defa bir insan kendisiyle konuşacaktı galiba. Bir şehir insanından öğrenebilir miydi ihtiyaç duyduğu bilgileri, hiç emin değildi. Fakat diğer insanlardan farklıydı bu meraklı teyze, kendisine bakarken dalıp gitmişti. Bir süreliğine önemsendiğini hissetti genç yaprak. Artık seyirci olmaktan çıkmış, çok korktuğu şehir hayatına adım atmıştı korunaklı bir elin avucunda.

Uzun uzun inceledikten sonra yaprağı cebine koydu ihtiyar. Sorularına cevap bulmuş gibi bu sefer de önündeki su birikintisine dikti gözlerini. Kendi yansımasını görecek kadar su vardı ve oldukça da berrak. Genç olsaydı kendisini çok beğenirdi mutlaka, dönüp dönüp bakardı hayran edici güzelliğine. Uzanıp dokunmayı bile denerdi yüzüne; azıcık suydu zaten, yutamazdı kocaman bedeni. Şimdi yaşlıydı, hayali güzel bile olsa gençleşemezdi yeniden. Yeniden? Hayır hayır, tekrar gençleşmek dürtüsünü kovmak gerekti aklından; büyük hataydı böyle düşünmek. Ne sonsuza kadar koşuşturmaktı gayesi, ne de bilgisiz kalmak yeniden. Gençliğin toyluğu, acemice merak yaratıyordu insanda. Her şeyi yapabilme hissinin yarattığı ‘hiçbir şey yapamamak gerçeği’ idi o. Ateş gibi korlanan, su gibi sakinleşen ve toprak gibi çöken bir ağırlık hissi ya da. 

Yine de gençliği arzuluyordu içten içe; gençliğe dair olumsuz görüşleri, yaşlılığını gizleyen hayranlık duyduğu güzelliği idi, kim bilir. Yüz değilse de fikir güzelliği denebilirdi bu düşüncelere. Dalıp gittiği su birikintisinin kendisini yutamayacağını biliyordu ama düşüncelerine hiç bu açıdan bakmamıştı. İnsanı dipsiz uçuruma çekecek kadar acımasız, maskelerin ardına gizlenen düşüncelerdi onlar. Zihnin gerçekleri görmesini önleyecek şölen havasını kolaylıkla yaratabilirdi; ruhla bağını koparacak düzeyde yozlaşmış bir Satürnalya kutlaması! Yok artık, bu kadar tehlikeli miydi gençliği hakir görmek! Kafası iyice karışmıştı ihtiyarın. Sudan başını kaldırdı ve bir süre karşısında duran tepeye baktı. Şehirlilerin uğramaz olduğu, varlığını dahi unuttuğu tepeydi orası: Serin Tepe. Cevaplarını orada bulacağından emindi.

Tepenin adı nereden geliyordu, kim vermişti bilinmez ama bir zamanlar herkesin eğlenmek için çıktığı tepeydi burası. Üzüntü, dert, tasa her şeyin bir kenara atıldığı mekândı; zaman bile yoktu. Âdeta sonsuz mutluluk döngüsüne giriliyordu; şehrin yaşayan ölülerini dirilten “canlılar diyarıydı”. Güneş ışığı da yakmazdı insanı otururken. Pembe-mor renge boyardı havayı; özgürlüğe yelken açmış bir gemide gün batımını izlercesine…

Yaşlı teyze günün son durağına varmıştı. Etraf o kadar sakindi ki hayatın bir anda durduğunu düşündü. Zaman da durmuştu hâliyle, başladı düşünmeye. Yaşlı hissettiren gençlik, gençleştiren yaşlılık ilginç bir duyguydu. Aceleci, zamanı kaçıran, nesnelere saplanan bir gençlik nasıl yaşlanmazdı ki? Hayatın peşinden koşmak uğruna özne olduğunu unutan, kendini kendisiyle kandıran bir gençlik… Peki, yaşamı peşinden koşturması gerekirken onu zar zor yakalayan perişan yaşlılık? “Her daim genç kalmak mümkün olsa gerek” dedi kararlı bir şekilde. Nihayet, aklındaki soruların cevabını bulmuş gibiydi ihtiyar. Cebinden yeşil yaprağı çıkardı ve nefesiyle hareket verdi ona. Yaprak ise arkadaşlarından öğrenemeyeceği bir şeyi öğrenmişti insandan: Nefes özne, nefs ise nesneydi. 

Elma… O, “ne bir ağaçtı ne de bir meyve”. O, sonbahara dayanan meşe ağacının istikrarına öykünen ve yapraklarını suda eriten bir muammaydı.  

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Ömer Baha Yiğit